Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem], âlemlere rahmet olarak gönderildi. Bununla birlikte o da bir insandı. Her beşer gibi yer ve içerdi. Çarşıda yürür, insanlarla konuşur, evinde ailesiyle ilgilenirdi. Kurbanını kendi eliyle keser, zaman zaman yemek hazırlardı. İnsani ihtiyaçları vardı. Yorulur, dinlenir, uyur, yürür, tebessüm eder, insanlarla konuşurdu. Şahsi eşya ve binekleri vardı; bazılarına isim verirdi. Mesela "Sedâd" isimli bir yayı, "Sekb" adında beyaz bir atı, "Ya'fûr" lakaplı bir merkebi vardı. Bütün bunlar bize şunu düşündürüyor: Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bir taraftan dünyadan kalben uzak, ruhen derin bir ubudiyet halinde yaşarken diğer taraftan son derece tabii bir şekilde hayatını sürdürdü.
Efendimiz'in [sallallahu aleyhi vesellem] yaşayışıyla bizim yaşayışımız arasın-da önemli bir fark var: O, hayatı ibret ve tefekkürle yaşadı. Uyurken, uyanırken, yemek yerken, yürürken, konuşurken, hatta şaka yaparken bile... Hayatın her anında anlamlı ve deruni bir hal içinde oldu. Bunu düşündüren hususlardan biri de Efendimiz'in [sallallahu aleyhi vesellem] gündelik hallerinin başında ve sonunda yaptığı dualardır. Mesela o, aynaya baktığında şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlakımı da güzelleştir." (Beyhaki, Şuabü'l-İmân, 6/364) Evet, Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] de aynaya baktı. Fakat onun aynaya bakışı yalnızca dış görünüşe yönelik değildi. Aynayı, insanın iç dünyasını hatırlatan bir vesile haline getirdi. Burada bize öğretilen şey şudur: İnsan, dışını düzeltmeye çalıştığı kadar kalbini de düzeltmeye çalışmalıdır.
İnsanın iki aynası vardır. Biri mecazi aynadır; sureti gösterir. Diğeri ise hakiki aynadır; sireti, yani insanın iç dünyasını, ahlakını, niyetini gösterir. Efendimiz [sallallahu aleyhi