“Bazı günler kurşun gibi üstümüze çöküverirdi. Bazıları kediler kadar vefasız olurdu ve teselliye ihtiyaç duyduğunuzda kaçıp giderdi. Daha sonra onları istemediğinizde de geri gelip başınıza musallat olurlar ve soluğunuzu çalarlardı.”
Auri’nin zihni çok karışık. Aslında o da bunun farkında. Sadece artık o noktadan çıkamıyor gibi. Bu kitapta Auri’nin yedi gününü okuyoruz.
Sessizliğin Müziği aslında bir hikâye anlatmıyor. Yani alıştığımız anlamda bir olay yok, bir akış yok. Zaten kitap da bunu hiç saklamıyor.
Patrick Rothfuss burada resmen bizi Auri’nin zihninin içine bırakmış.
Auri’nin dünyasında her şeyin bir yeri var. Nesneler bile yanlış yerde olunca rahatsız ediyor. Ve o kadar hassas, o kadar kırılgan bir bakış açısı ki… bir süre sonra fark etmeden sen de onun gibi düşünmeye başlıyorsun.
Kitap ya seni içine çekiyor ya da tamamen itiyor. Ortası yok. Çünkü çok yavaş, çok sessiz. Ama eğer o sessizliğe uyum sağlayabilirsen, gerçekten başka bir şey okuyorsun.
Benim için bu kitap bir hikâye değil, bir his gibiydi. Biraz yalnız, biraz tuhaf ama çok gerçek.
Bu kitap hakkında ne yazacağımı gerçekten bilmiyorum çünkü ne desem eksik kalacak gibi hissediyorum.
Okurken fark etmeden içine girdim. Hani okuyorum gibi değil de, sanki oradayım gibi. Kvothe anlatıyor, ben dinliyorum. O masada oturuyorum gibi. Ve bir noktadan sonra şunu fark ettim: ben zaten o hikâyenin içindeydim.
Sonra daha garip bir şey oldu.
Karakterleri özlemeye başladım.
Simmon’u özledim.
Wilem’i özledim.
Fela’yı özledim.
Bu çok tuhaf bir his. Çünkü normalde kitap bitince karakterler aklımda kalır ama burada sanki hayatımdan birileri çıkmış gibi.
Ve Denaa. Hüzünlü ve karmaşık kekim. Denna’yı ayrıca kendi başına ayakta kalmaya çalıştığı için seviyorum. Her ne olursa olsun tek başına mücadele etmeyi seçiyor. Yolu doğru mu yanlış mı bilmiyorum ve bunu yargılamak bana düşmez. Ama o yolda tek başına yürümesi, kendi başının çaresine bakmaya çalışması bu onu benim gözümde çok güçlü bir karakter yapıyor.
Bir de büyü sistemi var. Gerçekten uzun uzun anlatılabilecek bir şey ama ben anca kısaca şöyle söyleyebilirim: Bu bir büyü sistemi değil gibi. Sanki fizik, sanki matematik. Mantığı var, kuralları var, bedeli var. O yüzden inanılmaz gerçek hissettiriyor. Hatta öyle bir noktaya geliyor ki insanın içinden önünde ceket iliklenir demek geliyor. Bu kadar saygı duyulası bir sistem.
Bir de şu var: bu kitap neden bu kadar iyi diye düşündüm. Çoğu yazar büyük şeyler yazar. Savaşlar, ejderhalar, büyük olaylar. Ama Rothfuss küçük şeyleri yazıyor. Arkadaşlıkları, sohbetleri, küçük detayları. Ve bu yüzden bu dünya gerçek gibi hissettiriyor.
Yolculuk şimdilik bitti ama aklımda tek bir şey kaldı
Kvothe nasıl bu hale geldi? Nedenn ? Bu kadar zeki, bu kadar parlak bir karakter nasıl Kote oldu?
Cevabı bilmiyorum.
Ama öğrenmek çookk istiyorum.
Ve evet, üçüncü kitap hiç çıkmasa