Gertrude Beli, birçok açıdan kayda değerdir. Her şeyden önce 19. yüzyıl İngiltere'sinde kadınların sınırlandırılmış yaşam alanlarının dışına çıkmayı başaran sayılı kadınlardandır. Aslında bu haliyle Franz Kafka'nın Dönüşüm romanının kahramanı Gregor Samsa gibi gittikçe kendi etrafına yabancılaşmış ve ne kadınların ne de erkeklerin dünyasında tam anlamıyla yer bulamayan garip bir varlık durumuna dönüşmüştür. Bu yabancılaşma o noktaya ulaşmıştır ki Gertrude Beli hem Hristiyanlığı reddeden bir dinsiz hem de kendi toplumu içinde yaşamaktan rahatsızlık duyan bir kişilik haline gelmiştir. Buna rağmen; idealleri, kararlı kişiliği ve kendisini geliştirme hevesiyle "dünyaya medeniyet yaydığına inandığı" ülkesine layık olmak için var gücüyle çalışmıştır. Onun bu çabası, ilk olarak farklı kültürlere ilgi duymasına yol açmış, içlerinde Türkçe de olmak üzere birçok farklı dili öğrenmiştir. Farsça'dan çeviriler yapmış, arkeoloji ile ilgili kitaplar yazmıştır. Günümüz imkanlarında dahi genç bir kızın cesaret edemeyeceği şekilde iki kez dünya turuna çıkmış, kendisini hazır hissettiğinde de yalnız başına Arap çöllerine girmiştir. İtalya, Fransa, İsviçre gibi ülkelerde de dağcılık yapmıştır.
Birçok özelliğinin ötesinde onu günümüze taşıyan ve Gertrude Bell adına kişilik kazandıran ise, Birinci Dünya Savaşı'nda kurulan Arap Büro'da çalışmış olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasının zorunluluk olduğuna inanmış, bunu gerçekleştirmek için de çaba sarf etmiştir. Bu açıdan onu tanımlayacak değerlendirmelerin ilk sırasında;
kendi ülkesinin çıkarlarına hizmet amacıyla her türlü sıkıntıya katlanabilen idealist ve yurtsever olması yer alacıktır.
"Güneydoğu Avrupa'dan peş peşe gelen, Osmanlıların kaygı verici ve durdurulamaz ilerleyişine ilişkin haberler, II. Pius'un taç giyme törenine (3 Eylül 1458) gölge düşürmüştü. Roma'ya yerleşen yeni Papa'nın aklında tek bir düşünce vardı: Türklerle savaşmak."
Görüşmemize engel ol ve bana bir daha yazma; lütfen tek ricamı sessizce yerine getir, yaşamaya devam etmemin tek yolu bu, her şey daha fazla mahva yol açıyor.
Benim zannettiğimden daha önce mi göreceğiz birbirimizi? (Ben "görmek" diyorum, sen "birlikte yaşamak" yazıyorsun.) Ama sanırım (ve her yerde bunun doğrulandığını görüyorum, bununla hiçbir ilgisi olmayan konularda bile, her şey bundan bahsediyor), hiçbir zaman birlikte yaşamayacağız, yaşayamayız zaten ve "hiçbir zaman" dan "daha önce" yine hiçbir zaman demektir.
Bir sabah uyandığınızda Gregor Samsa'dan daha talihli olmayabilirsiniz.
Hayatın küçük bir ayrıntısında, hiç göze batmayan bir nesneye dönerseniz örneğin. Gitgide artar yabancılaşmanız.
Bugünkü mektubun çok üzüntülü ve her şeyden önce acısını öylesine içine gömüyor ki, kendimi çok dışlanmış hissediyorum. Odamdan çıkmam gerekirse, merdivenlerden yukarı çıkıp aşağı iniyorum, sadece yeniden orda olmak ve masanın üzerinde telgraf bulmak için:" Pazar günü ben de Gmünd' de olacağım. " Ama henüz bir şey gelmedi.