Beyaz Diş, ne kadar okunması kolay ve akıcı bir kitap olsada bence arka planında insan hayatına çok gerçekçi göndermeler yapan bir eser.
Eser başlangıcı, asıl hikayeden kopuk başlıyor gibi gözüküyor ancak aslında değil. Jack London, kitabın başında seyahat eden 2 adamın ve köpeklerinin kurt sürüsü (ki Beyaz Diş'in annesi de bu sürü içerisinde) ile olan mücadelesi ile başlıyor kitabına. Beyaz Diş'in annesi olan yarı kurt yarı köpek Kische, seyahat eden köpekleri kendine çekerek birbir ölümlerine neden oluyor. Sonra adamlaradan biri köpeğini kurtarmak için kurt sürüsünün üzerine yürüyünce onunda ölümüne şahit oluyoruz. Geriye kalan adam ise kensini savunarak ve aklını kullanarak bir şekilde hayatta kalıyor. Aslında bu ilk bölümden yazar bize kitabın geçtiği çevreyi çok iyi bir şekilde anlatıyor; ancak bence bu tasvirler sadece belli bir çevre için değil, aynı zamanda hayat içinde. Zayıf olan ölür, güçlü olan yaşar.
Zayıfın öldüğü bir dünyada zayıflıklarla ve travmalar ile dolu birey nasıl olur da hayatta kalır? İşte hikaye burada başlıyor. Ailesini küçük yaşta kaybetmiş, etrafı onu yerle bir etmek isteyen kötülüklerle dolu olan ayrıca diğer bireylerden farklı olduğu için dışlanan ve alışık olmadığı bir ortamda sürekli dışarıdan gelen negatif müdahalerle yaşan Beyaz Diş. Ana karakter aslında hayat savaşına bir-sıfır geride ya da daha düşük bir puan tablosu ile başlayan biri, travmalarla uğraşan ve hayatta kalmaktan başka şansı olmayan bir birey. Üstüne üstük bu travmalarla boğuşmak için savaş meydanında kendinden başka kimsesi yok. Eminim bu yazıyı okuyan bir çoğumuza çok tanıdık gelen bir tablo. Aslında Beyaz Diş işte tam orada, içimizde bir yerde. Toplumun bir yerinde sessizce içindeki fırtınanın içinde boğuşuyor. Biz sadece fark edemiyoruz çünkü bu fırtınalar herkeste