Dilimiz, doğayla
kurduğumuz belirli ilişkilerle sınırlı. Oysa gördüklerimizi algılama yeteneğimiz, dilin bizi içine hapsettiği
küçük ve sınırlı dünyadan çok daha zengin. Sözcüklerden, sözcüklerin abartılmış egemenliğinden ötürü,
deneyimlerimizi bilinçli olarak sınırlıyoruz. Daha az görüyor, daha az işitiyor, kokluyor, dokunuyor ve
daha az tat alıyoruz. Birçok deneyimi es geçiyoruz. Yaşama daha az dikkat ediyor, kendi
basitleşmelerimizle özel soyutlamalarımıza çok daha büyük dikkat gösteriyoruz. Sonsuz çeşitlilikteki
deneyim olasılıkları bir yanda dururken, gerçekten yaşayabildiğimiz tek tük şeyleri de hemen
sözcüklerle kodlayıp standartlaştırıyoruz.
Sözcükler, aşkı, birbirini dışlayan kategorilere sokar zorla. “Kimi seviyorsun, onu mu, yoksa beni mi?”
gibi bir tümceyle, bir aşk durumunun ille de doğrulanması, sınıflandırılması gerektiği için ne çok insan
acı çeker, çıldırır, intihar eder ya da başkalarına acı çektirir. Mutlaka birinden biri olmalıdır çünkü. Biri
varsa, diğeri olamaz. Sırf, söz paradigmasının tutsağı olduğumuz için. Aşkın karşılığı olarak sekiz, on,
on beş s.özcük olsaydı keşke. Daha az kıskanıp daha az sahiplensek, standartlaştırmanın kısırlaştırıcı
baskısına yüz çevirip, benzersizliğe daha çok değer verseydik. Dikey hiyerarşiyi boşlasaydık. Peki, ya
aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak
mıydı o zaman? Aşk, sözden önce de vardı.
Evet, önce karanlık vardı; ucu bucağı olmayan, başı sonu
belirlenemeyen, hiçbir kıyıya ulaşmayan, herkesi, her şeyi,
hepimizi sarıp sarmalayan sonsuz bir karanJık. Hayat, işte bu
sonsuzlukta çalkalanırdı. Demek ki kadim ve kaim olan bu
sonsuz karanlıkn. Güneş büyüklüğünde bulutlar gezinirdi ki,
onlar san, mavi, kırmızı ve yeşildil er; dünyalar birbirine girerdi
ki, güzel yüzlü tanrılar dağardı bu çarpışmalardan; yıldız
büyüklüğünde patlamalar olurdu ki, öfke dolu bir haykırış
asılı kalırdı karanlığın kalbinde. Karanlık dediğime bakma yın,
aslında canlı bir malıluktan söz ediyorum, yeraln ülkesinin
ulaşılmamış derinliklerinde yaşayan, kıpırdadıkça sımndaki
pulları ışıldayan, derin derin iç geçiren devasa bir yaranktan.
-Niçin seversin Güntülü?
- Sevginin niçini olmaz ki efendim.
Düşünsem belki mâkul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakikî sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız.