10/10
·255 syf.··
Beğendi
·
2026 55. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 29 Nisan 2026 20:32
Yazardan okuduğum üçüncü kitap, ve yine mest etti. Kitabın türkçesi olmaması ise üzücü. Fresko, fresk demek. Yani duvar resmi. Okuduğumuz aile de tıpkı bir fresk gibi izledikçe/okudukça açıyor kendisini bize. Sürekli bir başka üyenin zihnine girdiğimizden, geniş ailenin her ferdinin, olaylara bakış açısını, kendi doğrusunu ögrenme imkanımız oluyor. Ve zamanla görüyoruz ki, görünen ve olan arasında uçurumlar var. Sadece o da değil, patlamaya ramak kalmış bir gerginliği bir tetikleyici beklemesi gibi bir gergin havada, evi terketmiş ve aile tarafından dışlanmış kızları gelir kasabaya. Çünkü annesi ölmüştür ve cenazesi kaldırılmayı beklemektedir. Evin ahalisi ve ilişkileri üzerinde nasıl bir etki yapacaktır kendisiyle görüşmek yasak olan kızın gelişi? Otoritesini sonuna kadar kullanmış ama kendisi gibi papaz olan damadının ipleri elinden alıdığından beridir dişsız aslan olan baba bir tarafta... Evin reisi konumunda ve gelen kızın ablasıyla evli olan, sebebi nedir bilinmez, gelen kızdan büyük bir nefret duyan damat papaz... Kızdan on yaş büyük, delirmiş ve ölerek kurtulmuş annesini evdeki annelik görevini üstlenmiş sorumluk sahibi, ama uysallığı, itaatkarlığı ve sessizliğine rağmen (veya bilhassa bundan dolayı) adam yerine konulmayan abla... Bir akrabanın ailesinin yok olmasıyla beş yaşında bu eve evlatlık gelen ve şimdi yirmi beş yaşında olan öğretmen dikanlı... Kızın evden ayrılmasıyla birlikte, ona yardım ettiği için evden gönderilen, Heidi'nin dedesi görünümlü, elinden her iş gelen ama şimdi yalnız yaşamaya terkedilmiş adam Anzsu... Bir kaç yan karakter... ama tabi gelen kızın kendisi bir de... Paramparça olmuş, her biri ayrı bir telden çalan ama herşeyi kendi içlerinde yaşadıkları için dışarıya pek yansıtmayan bu insanları okurken, adeta bir fresk inceliyor insan
Das FreskoMagda Szabo · Verlag Volk und Welt · 02 okunma
7/10
·120 syf.··
2020 314. kitabı
Heykeltıraş Adolf von Hildebrand, 1893’te yazmış bu eleştiriyi. 19. yüzyıl Almanya’sının Romantizmine açıkça karşı çıkmış. Hildebrand, heykeltıraşın anacının biçimin taş kütleden kendini kurtararak ortaya çıkmasını sağlamak olduğunu savunmuş. Heykelin, dört boyutlu olma sorunsalı üzerine uzun ve mantıklı çıkarmaları yazıya döküyor. Dört boyutlu heykel mantığının rölyef tarzına nasıl zarar verdiğini, meydanlara heykellerin dikilme saçmalığını ortaya dört boyutlu biçimin ortaya çıkarmasından yakınıyor. Hak vermemek elde değil, rölyef tarzında, heykeller, gömme şeklinde yapının (kilise, şato, katedral, manastır) bir parçası iken, bu modern tarzın ortaya çıkışı, heykeli mimariden ayrıştırma noktasına kadar taşımış. Rölyef tarzı resim (fresk) ve heykellerin çok daha olanaklı, maddi açıdan da uygun olduğundan söz ediyor. Bu açıdan, bu akımı başlatan Michelangelo’ya büyük övgüler sıralar. Michelangelo’nun eserleri, taş blokları arasından kendisinden bir parçaymış gibi görülür ve yapıldığı ürünün kanıtını yanında taşır; daha Doğa’ldır. Hildebrand, akademinin sanata ilişkin uzam (mekân) algısından yoksun sanatçılar yetiştirdiğini ve Doğa’daki boşluk’u kullanamadıklarını, yararlanamadıklarından söz eder ve sanatçı’nın Doğa’yı açığa çıkarabilmek adına akademik öğretilerinin tümünü unuttuğunu söyler. Resimde ve Heykelde Biçim Sorunu, sadece konuya çok meraklı ve Sanat Tarihi öğrencilerinin okuyabileceği bir kitap, kavramlarla dolu, okunması zama isteyen bir eser. Tavsiyeden önce bunları belirtip, okumanız gerektiğini düşünüyorum.
Resimde ve Heykelde Biçim SorunuAdolf von Hildebrand · Janus Yayınevi · 20161 okunma
Reklam
7/10
·256 syf.··
2020 324. kitabı
YKY’nin çıkardığı “kare sanat” serisine tüm hızıyla devam ediyorum. Bu seferki konuğumuz, dönemleriyle, yani 16. yüzyılın bermuda şeytan üçgeninin saç ayağını tamamlayan üç büyükten sonuncusu Raffaello Sanzio’ya geldi. 1483’te Urbino’da doğdu. Babası Giovanni Santi’de bir ressamdı. Aziz Petrus Bazilikası’nın ünlü mimari Bramante, onun en yakın arkadaşı idi ve ölünce büyük boşluğa da girdi. Papa II. Julius ve X. Leo komutasında bir sürü eser verdi. Michelangelo’nun da çalıştığı ve altı yılını tavanını boyamaya harcadığı Sistina Şapeli’ne asılacak olan on duvar halısının patronlarını hazırladı. Raffaello, Roma’ya yerleştiğinde yıl 1508 idi. Papa II. Julius, Vatikan’daki İmza Odası’nı (Stanza Della Segnatura) süslemesini istedi. Bu odada, en büyük iki eserini (fresk) verdi: Atina Okulu ve Kutsal Tartışma. Raffaello, bana kalırsa Leonardo Da Vinci ve Michelangelo’dan çok şey öğrenmiş, bir yerde de onları aşmış bir sanatçı. İki büyük ustaya göre, mesleki alandaki boşlukları dar olsa da, resim sanatını diğerlerinin üstüne koyarak ilerletti. 37 yaşında hayata veda ettiğinde, arkasında bir sürü tablo ve fresk bıraktı. Ayrıca, çok sevdiğim tablosu “İsa’nın Göğe Yükselişi” (İsa’nın Bedene Bürünüşü diye de geçer) Raffaello vefat ettiğinde, atölyesinde tuvalin üstünde duran son eseri idi. Sanatla kalın.
RaffaelloEugene Muntz · Yapı Kredi Yayınları · 20109 okunma
9/10
·208 syf.··
2025 6. kitabı
Bahçıvan ve Ölüm Batı medeniyeti ve düşünce sisteminin temel iki kaynağı Yunan Felsefesi ve Hristiyanlıktır. Hristiyanlık inancında Hz. İsa’nın “babasız” olmasının rolü önemlidir. Nitekim tüm fresk ve tablolarda Hz. Meryem ile Hz. İsa’nın çocukluğu resmedilirken baba figürüne pek rastlanılmaz. Hristiyanlık öncesine gittiğimizde Antik Yunan’da da bu düşünceyi görmek mümkündür. Homeros’un Odysseia destanının baş kahramanı Odysseus uzun yıllar başka diyarlarda iken oğlu Telemahos babasız büyür, “tıraş olmayı gösterecek baba yokluğu” O’nun için de söz konusudur. Odysseus eve döner ama oğlu yirmi yaşına gelmiştir artık. Yine Antik Yunandan gelen başka bir kahraman Oedipus’u baba ile rekabet eden oğul olarak görüyoruz. Modern çağa baktığımızda da uzun süre dışarda çalışan oğlu ile yeterli zaman geçiremeyen baba figürü söz konusu olmuştur. Bunun daha çok kapitalist üretim biçimin bir sonucu olarak söylenebilir. Sosyalist üretim biçiminin de bundan farklı olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim yazar bizzat bu durumu yaşayan olarak romanda ifade eder. Romanın yukarıda ifade edilen düşünceye duygusal bir itiraz olarak yazıldığını düşünüyorum. Şöyle ki; Romanın kurgusu ölümcül hastalığa yakalanan bir babanın oğlu tarafında bu sürecin yaşanması üzerine kurulmuştur. Roman boyunca anlatıcı olan oğul gözünden babası ile ilgili tüm anıların ve ayrıntıların ne kadar önemli olduğu vurgulanır. Anlatılan yoğun duygu öylesine gerçek ve samimidir ki bu duygu bulutunun yağmurunda okuyucunun ıslanmaması adeta mümkün değildir. Baba’nın ölümü sonrasında yokluğunun meydana getirdiği boşluk akıcı ve yaralayıcı bir dille anlatılır. Romanın bir başka yönü de botanik ve ölüm arasında yazarın kurduğu muhteşem ve orijinal anolojilerdir. Roman okuyucuyu ölümcül hastalık nedeniyle yakının
Edebiyat
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,5bin okunma
Puan vermedi·320 syf.··
2025 7. kitabı
·
24 günde okudu
·
Okunma: 08 Nisan 2025 22:32
Kitap çok sevdiği adamdan kaçarak Güneydoğu'da bir uluslararası araştırma görevine katılan Yelda ile kimseyi onun kadar sevemeyeceğini bilmesine rağmen, özgüven sorunları yaşayan ve bunu aldatmayla taçlandırarak hayatına giren kadınları durmadan inciten, buna rağmen hepsi tarafından çaresizce sevilen Selim'in hikayesini anlatıyor. Hayal kırıklığından ve asktan her yeri ağrıyan bir kadın, aslında onu çok seven ama bununla baş edemeyip onu hayatında nereye koyacağını bilemeyip en sonunda buruşturup mahveden bir adam. Karakterler ve olay örüntüsü bence muazzam bir sürü farklı kültürden, dilden insanı bir araya getirmek onları toplumsal bir olay örüntüsüne dahil etmek, burda okuyucuyu da misafir ederek sorgulatmak, empati yapmaya itmek ve karakterlerin duygu geçişlerini bu denli ustaca aktarmak... Ahmet ALTAN' ın duyguları her iki cinsin gözünden bu denli iyi okuması ve kaleme aktarmada ki yeteneği bana sihir gibi gelmiştir her zaman. Benim kitaptan heybeme kattıklarımın minik bir özetini şuraya bırakıyorum. " İçime bir fresk gibi kazındın, seni oradan çıkarmak için benim bütün varlığımı yok etmek gerekecek." Okunması kesinlikle tavsiye edilir sevgili Okur...
Aşk
En Uzun GeceAhmet Altan · Alkım Yayınevi · 20054,150 okunma
10/10
·280 syf.·
2025 6. kitabı
Çok heyecanlı bir konusu var.Başlar başlamaz kitabı yarıladım.Zaten Grange'in Kongoya ağıt hariç ,en kısa zamanda okuyacağımı umut ediyorum, okudum.Bu sefer bir kapalı bölge tarikatı.Tebliğciler.Fresk çalan hırsız mevsimlik işçiler var (9 kişi sabıkalı),içlerine sızmış bir polis ve cinayet mi sabotaj mi kaza mı belli olmayan bir kurban olan Samuel ,jandarma ve cinayet araştıran dedektif Niemas...Akıcı bir polisiye gerilim.
Küllerin GünüJean-Christophe Grangé · Doğan Kitap Yayınları · 20213,609 okunma
Reklam
Reklam