"Zengin bir hayal içinde meçhul, daima malûmun en korkunç rakibidir. Ben malûmum. Yani sayısız imkânlar arasında gerçekleşmiş ve donmuş bir imkânım. Ben bir şeyim, meçhul her şeydir. Fakat unutma ki, ben, varım; meçhul, yoktur. O, sadece olabilir, fakat olmayabilir de! Ben bir realiteyim, o bir imkândır. Bu farkı anlamayan bir aşka sen beni inandıramazsın"
Tarçın Kokulu Kız (1958), Jorge Amado
Yıl 1925. Brezilya’nın kakao üretimi yapan Ilhéus kentindeyiz. Artan kakao üretimi ve dünya talebi karşısında şehrin dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Şehrin demografik, kültürel ve ekonomik yapısı ağır ağır ama güçlü ve durdurulamaz biçimde değişmektedir. Şehirlerarası ulaşım için otobüs gelmekte, yollar yapılmakta, kakaonun ihracatını kolaylaştırmak için liman yapılması mücadelesi yaşanmaktadır. Mevcut yönetim bu gelişmelere çaresizce direnmektedir zira yolun sonunda bu değişimle beraber iktidarı kaybedeceğini çok iyi bilmektedir.
Bu konjonktürde kakao toplamak için şehre gelen ve üzerinde hala kolonyal dönemin izlerini taşıyan yalınayak Gabriela iyi yemek yaptığı için şehrin en iyi restoranında işe girer. Patronu Suriyeli Nacib ile birbirlerine aşık olurlar. Ana hikaye bu konu üzerinden gelişirken şehrin kültürüne tamamen isyan eden ve kaçış arayan genç Malvina ve bir zenginin metresi olarak “görev” yapan kapanda ki Gloria’nin hikayeleri o dönemin toplumsal yapısını daha net görmemizi sağlamaktadır.
Yazar o dönemi yaşamış birisi olarak anlattıkları kurgunun gerçekliğine işaret ettiği için özellikle sosyoloji açısında bir örnek olay olarak ele alınabilir. Ilhéus geleneklerinde karısını ve sevgilisini birlikte gören kocanın her ikisini de öldürmesi normal karşılanması yazar tarafında dile getirilen romanın yine temel konularından olmuştur. Erkeklerin gücü temsil ettiği ataerkil bir toplumda roman dört kadın etrafında örülür. ( Ofenísia, Gloria, Malvina ve Gabriela)
Roman toplumsal gerçekçilik ve tarihi olma özelliğini taşır. Tarihin geleneksel toplumdan modern topluma geçisin tipik bir örneğinin anlatıldığı roman tarihi anlama ve yorumlamada edebiyatın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Bahçıvan ve Ölüm
Batı medeniyeti ve düşünce sisteminin temel iki kaynağı Yunan Felsefesi ve Hristiyanlıktır. Hristiyanlık inancında Hz. İsa’nın “babasız” olmasının rolü önemlidir. Nitekim tüm fresk ve tablolarda Hz. Meryem ile Hz. İsa’nın çocukluğu resmedilirken baba figürüne pek rastlanılmaz. Hristiyanlık öncesine gittiğimizde Antik Yunan’da da bu düşünceyi görmek mümkündür. Homeros’un Odysseia destanının baş kahramanı Odysseus uzun yıllar başka diyarlarda iken oğlu Telemahos babasız büyür, “tıraş olmayı gösterecek baba yokluğu” O’nun için de söz konusudur. Odysseus eve döner ama oğlu yirmi yaşına gelmiştir artık. Yine Antik Yunandan gelen başka bir kahraman Oedipus’u baba ile rekabet eden oğul olarak görüyoruz. Modern çağa baktığımızda da uzun süre dışarda çalışan oğlu ile yeterli zaman geçiremeyen baba figürü söz konusu olmuştur. Bunun daha çok kapitalist üretim biçimin bir sonucu olarak söylenebilir. Sosyalist üretim biçiminin de bundan farklı olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim yazar bizzat bu durumu yaşayan olarak romanda ifade eder.
Romanın yukarıda ifade edilen düşünceye duygusal bir itiraz olarak yazıldığını düşünüyorum. Şöyle ki; Romanın kurgusu ölümcül hastalığa yakalanan bir babanın oğlu tarafında bu sürecin yaşanması üzerine kurulmuştur. Roman boyunca anlatıcı olan oğul gözünden babası ile ilgili tüm anıların ve ayrıntıların ne kadar önemli olduğu vurgulanır. Anlatılan yoğun duygu öylesine gerçek ve samimidir ki bu duygu bulutunun yağmurunda okuyucunun ıslanmaması adeta mümkün değildir. Baba’nın ölümü sonrasında yokluğunun meydana getirdiği boşluk akıcı ve yaralayıcı bir dille anlatılır.
Romanın bir başka yönü de botanik ve ölüm arasında yazarın kurduğu muhteşem ve orijinal anolojilerdir.
Roman okuyucuyu ölümcül hastalık nedeniyle yakının
Dünyanın kimi vakit bir sürgün bir mahpushane, insanınsa karanlık bir gölge olabileceğini nasıl da unutmuşum. Bir kadını sevince, bunca kötülüğü hayata yakıştıramıyor insan.