"Savaş sizin kumsallarınızın üzerinden de geçti, evet, ama her şeye rağmen, savaşın izlerini taşısa bile, orada hayat devam ediyor. Buradaki kumsallar öyle uzun zamandan beri süren bir savaşın bitmesini bekliyor ki neredeyse bunun gerçek olduğuna inanmayı bıraktık. Bu yüzden oteller inşa edip dekoratif ışıklar asıyoruz ama her şey sahte, iki falez arasında tel tel dağılan bir ip misali, ne zaman kopacağını bilmeksizin üzerinde bir cambaz gibi yürüyoruz, arafta yaşıyoruz. Bir de bitmek bilmeyen şu kış!"
Sokço'da Kış bitirdiğimizde kolayca özetleyemeyeceğimiz bir roman. Kitabı özel kılan anlatılmayan ya da bir kelimeyle üstünden geçilen durumların ve olayların bitmeyecek bir beklenti halinde okura devamlı hissettirilmesi. Hikayenin altında kaynayan patlamayacak olsa da dışarı çıkmasını beklediğimiz yaşanmışlıklar var. Patlamayacak diyorum çünkü hikaye boyunca Güney Kore'nın kuzey sınırındaki Sokço'nun atmosferini iki kelimeyle sınırlandırmak gerekse bunlar bence bekleyiş ve karamsarlık olurdu. Sokço gibi karakterimiz de bir bekleyiş içinde arka planda bahsedilen ama derinine inemediğimiz sorunları -annesiyle olan ilişkisi ve yeme bozukluğu, yarı-fransız olduğu için kendisine doğup büyüdüğü ülkede yabancı gibi hissettirilmesi- var. Bir çizgi roman çizeri Kerrand'ın gelişiyle adeta uyuşmuşluk diyebileceğimiz bu atmosfer ne kadar roman boyunca öyle olacağını hissettirse de bozulmuyor. Yalnızlık ve yabancılaşma sadece anlatıcı da değil romanın her aşamasında ve bütün bileşenlerinde hissediliyor. Sokço'da Kış hikayesi ile değil ama atmosferi ile kolay kolay unutulmayacak savaşın bir türlü bitmediği bir ülkenin romanı.