Her şeyi okuyup anlayabilmek ve rahatça ya da rahatça olmasa da birazcık uğraşarak çözümleyebilmek bir yetenektir. Bir kitabı ortalama bir okuyucuyu yıldıracak, üç sayfalık imkansız bir betimlemeyle başlatmaksa düpedüz cesarettir. Daha ilk sayfadan bıraktırmaya bir davetiyedir. "Sen okumasan da olur." demenin ta kendisidir. "Kendim için yazıyorum, eşlik etmek isteyen buyursun gelsin." demektir.
Sonra biraz açılır gibi oluyor, aslında son derece güzel bir üslupla kişisel olarak da çok önemsediğim bir konunun anlatıldığı bölümler başlıyor. Fakat her anlaşılır bölümden sonra ilk üç sayfadakine benzer çözümlemesi zor metaforik uyku betimlemeleri yer alıyor. Bu da okumayı bir hayli zorlaştırıp, zaman konusunda sizi sıkıntıya düşürüyor ve bir anlamda sizi esir alıyor, çoğu yerde anlatım nerdeyse kilitleniyor. Çok tekrar var, belki 50 sayfayı geçmemesi gerekirdi.
Burada yaşamdan vazgeçmiş bir adamın hikayesini okuyoruz. Daha doğrusu hayatın keşmekeşini, bir şeyleri elde etmek için sürekli olarak bir yerlerden bir yereleri gitmeyi elinin tersiyle iterek eylemsizliği seçmiş bir adamın "sen dili"yle aktarılan izlenimlerine ve ruh dünyasına tanık oluyoruz.
Bir romandan çok uzun bir şiir. Kapalı ve sembolik ya da metaforik anlatımın yoğunlaştığı yerlerde şiirsellik de artıyor. Karamsar bir metin. Ama hayatın genel yapısı, kimyası, özellikleri göz önüne alındığında bana göre gerçekçi-gerçek bir metin. Melankolik ve depresif.
Yaşamın sınırlılığının verdiği ağırlığın karşısında küçük kaçış noktaları bulmaya çalışılan bir katlanışın romanı bu kitap. Kahramanımız bu katlanışı gece yürüyüşlerine, şehirlerden uzak kır gezintilerine ve en çok da uykuya sarılarak sağlamaya çalışıyor.
Bir yerden sonra kayıtsızlığı öyle bir noktaya geliyor ki yediği yemekleri izlediği filmleri okuduğu