Salacak kıyısında bir kahvedeyim.
İnce belli cam bardakta çayımı içip İstanbul'u seyre dalıyorum.
Sarayburnu, minare ve kubbeler, asıl İstanbul dediğimiz yer: Suriçi. Bu silüet burada durdukça İstanbul yaşıyor demektir.
Sonra köprü, sonra Galata, yarım döndüğümüz zaman gökdelenleri ile başka bir silüet kazanmış olan yeni Istanbul: Mecidiyeköy, Maslak ve ilerisi.
"...dedemin duvardaki fotoğrafı ile köşedeki sehpa üzerinde duran azametli AgA marka radyoya bakıyorum. Onlar artık birer aksesuar oldu. Yeni nesil dizlerimde oturuyor.
Tarihte hep böyle mi olmuştu?
Sanmıyorum. İstanbul yirminci yüzyılda büyük bir travma yaşadı. Ve bunun izleri derin mi derin. Ne yapmak lazım? Bilmem, bakacağız. En azından Yahya Kemal gibi yapıp bir tepeye çıkmalı ( Tepe mi kaldı ya!), oradan bakmalı"
Erkekler değil ama kadınlar muhakkak topraktan çıktı. Toprak ana! Toprak Ana! Her mahlukun dişisinde bir topraklık var. Biz erkek kısmı güneşin, havanın, suyun çocuklarıyız belki, ama kadınlar muhakkak topraktan.