İSTANBUL BEYEFENDİSİ ÂDÂBI - 2
Ramazanlarda; oruç açılıp birkaç lokma alındıktan sonra akşam namazı cemaatle eda edilir, ardından yemek yenirdi.
İstanbullu; edebî, zengin ve düzgün bir Türkçe bilir. Konuşurken ve yazarken yanlış yapmamaya dikkat ederdi.
Faydasız, boş ve mâlâyânî konuşmazdı. Söylerse hikmetli ve lüzumlu sözler söylerdi. Asla zevzeklik ve gevezelik yapmazdı.
Kibar İstanbullu; “ulan, yuh, be, aha, oha, kral” gibi kaba kelimeleri ve ünlemleri kullanmazdı.
İstanbullu; sırf laf olsun diye saçma sapan, “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı.” cinsinden aptalca sorular sormazdı. Soruları incelik dolu olurdu.
“Bana bir soru yönelt, sana kim olduğunu söyleyeyim…”
Bir adamda yahut kadında İstanbul terbiye ve kültürünün bulunup bulunmadığı; konuşmasından ve yönelttiği sorulardan anlaşılırdı. Çünkü bazı soruları sormak çok ayıptır.
İstanbullular:
“Mekke” demezler, “Mekke-i Mükerreme”;
“Medine” demezler, “Medîne-i Münevvere”;
“Şam” demezler, “Şâm-ı Şerîf”;
“Kudüs” demezler, “Kuds-i Şerîf”;
“Halep” demezler, “Haleb-i Şehbâ” derlerdi.
“Beyazıt Camii’ne gittim.” demezler;
“Beyazıt Câmi-i Şerîfi’ne gittim.” derlerdi.
Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil Üstadımız; ziyaretine gelen yirmi küsur yaşındaki gençlere bile “Beyefendi” diye hitap ederdi.
İstanbullu; “Allâhü Teâlâ”, “Peygamber-i Zîşân”, “Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân”, “Evrâd-ı Şerîf” diyerek saygılı konuşurdu.