İşlere devam ediyoruz. Bu çapraşık işler sırasında bir gün Montagna beni oteline davet etti. Lozan'da benim sigaram meşhurdu. Herkes söylermiş. Samsun'da birinci derece den beş altı bin sigara yaptırmıştım. Montagna'ya da verdim. Dostuz, fakat adam şeytan. Tabii dostluk işe tesir etmemelidir. Doğrusu bu. Diplomatlar karşılarında aptal bulurlarsa, dostluk safhası girer, aldatırlar. Demek dostluk sade aldatma vasıtasıdır. Montagna birtakım meselelerin tarafımızdan fedakârlık edilerek bitirilmesini söyledi. Bir de illâ Anadolu'ya yüzbinlerce İtalyan muhaciri yerleştirilmesine müsaade etmemizi istiyor. İktisaden muhtaçsınız. Amele ve ustalarınız yok. Sizin menfaatiniz diye bunları kondurmak istiyordu. Yutmadığımı görünce, tatlılığını bıraktı. Ben de perdeyi yükselttim. Bu sefer tehdide başladı. Şöyle kavga ettik:
O - Harp ederiz.
Ben - (Soğukkanlı bir tavırla) Harp ederseniz ne olur?
O - Ne olacak? İngiliz, Fransız ve biz ordular göndeririz, Anadolu'ya gireriz. Ankara'yı başınıza geçiririz.
Ben - (Aynı tavırla) Eh, buyurun! Hiç durmayın, hemen başlayın!
O-(Kıpkırmızı bir suratla, hiddet içinde) Mahvolursunuz...
Ben - İyi dinle! Sana iyi bir nasihat vereyim. Sonra belki devletinize lâzım olur. Harp açarsınız, ordularınızı da Anadolu'ya sokarsınız, fakat bu Anadolu uğursuzdur. Gelen orduları yer. İşte bakın misâli... Yunan ordusu. Anadolu'da o topraklara gömüldü, gitti.
O - Ama biz Yunan değiliz.
Ben - Siz Habeşistan'da kahramanlığınızı gösterdiniz. Sonra bunu Trablus'ta bize de gösterdiniz. Orada yirmi otuz zabitimizle, beşyüz neferimiz vardı. Bir iki bin de yerli Arap. Silah, cephane teşkilatımız da yoktu. Sizi birkaç defa sahillere döktük. Ancak, donanmanızın himayesine sığınır, dururdunuz. Bu sefer Anadolu'ya gelin de, sizinle iyi bir imtihan oluruz.
Durdum,