Büyük, deri koltuğa gömülüp sütümü yudumlamaya koyuldum. Bardağın dibine vardığımda duygularım törpülenmiş, düşlere dalmaya hazırlanmıştım. Gözlerim birden kanser paketin içinden çıkan yaldızlı kâğıda takıldı. Burayı süpüren adamın temizlikle ilişkisi olmadığından her yer çöp doluydu. Yaldızlı kâğıt gümüş rengiydi. Büyüdü, büyüdü, büyüdü. Pırıl pırıldı. Gözlerimi kıstım. Baktım. Güneş amca odacığa girmişti sanki. Yerimden kalktım. Havalandım. Bölmeden çıkıp barın içinde döndüm dolaştım. Kapının üzerindeki pencereden bir duman gibi süzüldüm kent sokaklarına. Çok kalmadım bu lanetli kentte. Dünyayı dolaşmaya koyuldum. Evreni kapladım. Deniz oldum. Yıkadım tüm yaratıkları. Akça pakça oldular. Tertemiz, pırıl pırıl oldular. Günahlarını temizledim. Düşünürlerin beynini yıkadım; orospuların apış arasını temizledim; bebeklere süt verdim; tüm genç kızları yanaklarından öptüm; koltukları tuttum, sarstım, siyasileri düşürdüm yerlere.
- İşsizler, Güçsüzler. Zavallılar, yoksullar sizi, bitip tükenmeyen acılarınızdan kurtarmaya geldim! - diye haykırdım dağ tepelerinden.
Renkler birbirine karıştı. Parlak, donuk, çığırtkan, sessiz renkler. Kimse böylesine muhteşem bir renk cümbüşunun ortasında kalmamıştır. Mavilerin, sarıların, kırmızların, siyahların, beyazların oluşturduğu bir yelpazenin ortasından heykeller çıkıp yürümeye başladılar. Beyaz sakalları göbeğine değin uzanan Koca Yahudi; misket gözlü, fırça bıyıklı, apış arasında gamalı haç çizilmiş Avusturyalı onbaşı; kel kafalı, kazma dişli, kara gömlekli makarnacı… Bu üçlünün ardından da Koca Tanrı, azizler, koca koca kanatlı melekler ilahiler söyleyerek ilerliyorlardı. Üzerime üzerime geldiler. Yaklaştılar, yaklaştılar. Ezeceklerdi beni. Ellerimle yüzümü kapadım. Bağırdım, haykırdım… Ve birden giysilerim, tüm organlarım dört