...sürekli muntazam bir devlet içinde yaşıyor olmanın epey ürpertici bir yanı vardır; kanunlar ve ilişkilerden oluşan devasa bir cihazın ölçülü kollarına dokunmadan, onu harekete geçirmeden veya hayatının sükünetini onların eline bırakmadan insan ne sokağa çıkabilir, ne bir bardak su içebilir ne de tramvaya binebilir; insan bu kolların derinlere nüfuz eden birkaç tanesıni bilir ama öbür yanda bu kollar, bütün düzeneğini daha hiçbir insanın çözemediği bir ağ içinde kaybolur; sıradan vatandaşın havayı inkâr edip onun boşluktan ibaret olduğunu iddia etmesi gibi inkâr edilir bunlar ama su, hava, mekân, para ve vaktin geçmesi gibi, inkâr edilen her şeyin, renksiz, kokusuz, tatsız, ağırlıksız ve ahlāksız her şeyin, gerçekte en önemli mesele olması noktasında hayatın belli belirsiz bir tabiatüstü yönü varmış gibi görünür; insanı bazen iradesiz bir düșteymiş gibi bir panik hâli, bir ağın anlaşılmaz mekanizmasına düşmüş bir hayvanmış gibi kudurmuşçasına dövünmenin yol açtıgı bir hareket fırtınası yakalayabilir.
Önceleri o da hayatı, şayet hayat hoşuna gidecekse sık sık, insan olmanın en iyi türlerinin baştan aşağı denenip yenilerinin keşfedilmek zorunda olduğu büyük bir deneme alanı olarak düşünmüştü. Bütün bu laboratuvarın biraz plansız çalışması ve meselenin yöneticileri ile teorisyenlerinin eksik olması başka bir konuydu.