Ama genel olarak mutluluğumuzun onda dokuzu yalnızca sağlığa dayanır. Sağlık sayesinde her şey bir haz kaynağı olur; oysa sağlık olmadan, ne türden olursa olsun hiçbir dışsal nimetin tadına varılamaz hatta özneye ilişkin öteki nimetler, zihnin, ruhun ve mizacın özellikleri bile hastalık tarafından soldurulur ve epey köreltilir.
1965 Pakistan - Hindistan Savaşı sırasında Pakistan 100 civarında tank kaybetmişti. Bu dönemde Türkiye Pakistan'a 100 adet M-47 tankını devretti ve Pakistan'ın tanklar karşılığında yapmış olduğu ödemeyi İtalya'daki agusta firmasına sipariş edilen helikopter için peşinat olarak kullandı. İlk genel maksat helikopterleri 1966'dan itibaren teslim alındı. İlk partide teslim alınan 18 adet AB-204 helikopteri ile Güvercinlikte bir helikopter bölüğü oluşturuldu.
Oysa genel anlamıyla riyazet İslâmî yaşayışta, ne bir sınıf insanın tekelindedir, ne de helâli haram kılma biçimindedir. Denebilirse, İslâm’daki riyazet, sünnet üzere yaşayan bir Müslümanın doğal yaşantısıdır.
Nefsin heveslerine değil, fakat sünnetin icabına göre yaşayan bir Müslüman belki sürekli bir riyazet üzeredir.
Aybar şüphesiz Rosa Luxemburg’un Sovyet Rusya için 1918’de yazdığı, bazı uygulamalarından dolayı Lenin ve Troçki’yi “Genel seçimler, sınırsız bir basın ve toplantı özgürlüğü, özgür düşünce mücadelesi olmadan yaşam tüm kamu kurumlarında solar, bitkisel olur ve bürokrasi tek eylemli öğe olarak kalır. Kamu yaşamı giderek hareketsizleşir; tükenmez bir enerjiyle ve sınırsız bir idealizmle canlanan birkaç düzine parti önderi yönetir ve hükümet eder; gerçek iktidar, içlerinden üstün zekâlı bir düzinesinin elindedir, ve işçi seçkinleri yöneticilerin söylevlerini alkışlamak ve önerilen karar tasarılarını oybirliğiyle kabul etmek için zaman zaman toplantıya çağrılır; demek ki temelde, bir zümre hükümeti-bir diktatörlük elbette, proletaryanın diktatörlüğü değil, yani burjuva anlamda, Jakoben hegemonya anlamında bir diktatörlük.” sözleriyle uyardığı makalenin okunmasını istemektedir.
(...)Hocazâde, Hz. Ali’ye (k.v.) nispet edilen bir kelâm-ı kibâra dayanarak insanî bilginin, en genel muhtevasına bağlı olarak üç ana bölüme ayrılabileceğini söyler: Köken (mebde), son (meâd) ve ikisinin arasında-olanın (mâ-beyne-humâ) bilgisi. İnsanın, hayatına bir değer kazandırması, yaşanılır bir anlam vermesi ancak ve ancak bu üç bilgi türünün sahih ve muhkem bir biçimde örgütlenmesiyle mümkündür. Hocazâde bu üç bilgi türünü, değişik bir kavramsallaştırma ile farklı bir biçimde de adlandırır: Kökenin bilgisi, nere-denin bilgisidir (ilmu min eyne); sonun bilgisi nere-yenin bilgisidir (ilmu ilâ eyne); ikisinin arasında-olanın bilgisi ise nere-denin bilgisidir (ilmu fî eyne).