Düşüncesi bile bizi dehşete düşüren büyük bir felaket gerçekten başımıza geldiğinde, ilk acıyı atlattıktan sonra genel ruh halimizin büyük ölçüde değişmeden kaldığını görürüz. Aynı şekilde, uzun zamandır özlemle beklediğimiz bir mutluluk gerçekleştiğinde de, genel olarak ve uzun vadede, önceye kıyasla kendimizi pek de daha iyi ya da huzurlu hissetmediğimiz olur. Yalnızca o değişimlerin zerçekleştiği an, bizi olağanüstü bir şekilde etkiler: derin bir keder ya da taşkın bir sevinç olarak. Ama her ikisi de kısa sürede kaybolur, çünkü birer yanılsamaya dayanırlar. Zira bu duygular doğrudan mevcut haz ya da acıdan değil, o anda tahayyül edilen bir geleceğin açılmasıyla doğarlar. Bu yüzden, bu duygular anormal derecede yoğun yaşansa bile, kalıcı olamazlar.
Yakın çevrendeki insanların sana nasıl hissettirdiği genel ruh hâlini doğrudan etkiler. "Mutluluk, huzur, enerji" dediğimiz şeyler havadan inmiyor, çoğunlukla etrafımızdaki insanların bize nasıl hissettirdiğıyle şekilleniyor. Sürekli yorgun hissediyorsan, sürekli içinde bir kasvet varsa, sürekli neşeli olamıyorsan belki de bunu kendi kişiliğine yüklemeden önce çevrene bakman gerekiyor. Çünkü bazen üzgün, yetersiz ya da yorgun değilsindir; sadece yanlış insanların etrafındasındır.
Hayır, ben dünyaya bir kez geldim ve bir daha da gelmeyeceğim: 'Genel mutluluk' falan bekleyemem... Ben kendim için yaşamak istiyorum, yoksa hiç yaşa mayayım, daha iyi...
Harvard Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Daniel Gilbert, Mutluluk Beyinde Başlar adlı kitabında mutluluğun üç yönünü özetler: duygusal mutluluk, ahlaki mutluluk ve yargıya dayalı mutluluk... "Duygusal mutluluk, bir duyguyu, bir deneyimi, öznel bir durumu anlatan bir ifadedir, bu yüzden de maddi dünyada somut bir karşılığı yoktur." Ahlaki mutluluk, doğru bir davranış sergilediğimizde hissettiğimiz doyumdur. Yargıya dayalı mutluluk ise ruh halimiz nasıl olursa olsun, "Genel olarak hayatıma baktığımda, bu kadarı da mutluluk sayılır..." dediğimiz andır. Hayatımız boyunca hissettiğimiz mutluluk muhtemelen bu üçünden biri ya da üçünün birleşimidir.
İnsanlardan kaçanlar nefret edenlerdir aslında. Bu nefretin nedeni, özel kusurlar ya da bencillikten doğan yanılgılar değildir. Daha genel kusurlardır; yani kıskançlık, kötü amaçlı dedikodular, hainlik, zulüm ve bunlara benzer her çeşit kötülük. İnsanlığı gerçekten sevenler, bu tür kötülüklerden öylesine nefret ederler ki, bunları görmektense, bunlarla içli dışlı olmaktansa, toplumdan kaçmayı yeğ tutarlar.
" Hayır , ben dünyaya bir kez geldim ve bir daha da gelmeyeceğim ; 'genel mutluluk' falan bekleyemem ... Ben kendim için yaşamak istiyorum , yoksa hiç yaşamayayım , daha iyi ... "