Çevrelerde yetişip, büyümüş tek yumurta ikizlerinde yapılan çalışmalarda genin kader olmadığını, en azından kişinin içinde bulunduğu zihin ve çevre bağlantısallığı açısından temel belirleyici olmadığını öğrendik.İnsan genom projesinin ilk yıllarında, mademki insan türü en "zeki': "karmaşık" ve "gelişmiş" canlıdır, öyleyse sahip olduğu gen sayısı çok fazla olmalıdır diye düşünülmekteydi. Günümüzde biliyoruz ki insan genomu muhtemelen 20.000 civarında gene sahip, muzda ise 36.000 gen var.Yani "eşref-i mahlllkat': kendi tanımımız olan en zeki, en gelişmiş canlı olan insan, genlerinin niceliği nedeniyle değil, genlerinin birbiriyle olan bağlantısallığı nedeniyle "karmaşık" bir zenginliğe sahipti.Bu genler arası bağlantısallık bütünselliğinin bilimi epigenetik olarak tanımlandı.
Gen sayısının canlı türünün karmaşıklığı ve "gelişmişliği" açısından bir belirleyici olabileceğine dair önyargılarımız vardı. İnsan genom projesinin ilk yıllarda, mademki insan türü en "zeki", "karmaşık" ve "gelişmiş" canlıdır, öyleyse sahip olduğu gen sayısı çok fazla olmalıdır diye düşünülmekteydi. Bu nicelik beklentisi, teknoloji ilerleyip veriler beklenenden daha çabuk ve ucuz gelmeye başlayınca, giderek düştü. Günümüzde biliyoruz ki insan genomu muhtemelen 20.000 civarında gene sahip, muzda ise 36.000 gen var.
Yani "eşref-i mahlûkat", kendi tanımımız olan en zeki, en gelişmiş canlı olan insan, genlerinin niceliği nedeniyle değil, genlerin birbirleri ile olan bağlantısallığı nedeniyle "karmaşık" bir zenginliğe sahipti. Bu genler arası bağlantısallık bütünselliğinin bilimi epigenetik olarak tanımlandı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
... yapay zeka, robot yapımı, sinirbilimler, genom bilimi, nesnelerin interneti... Hep insan failliğinin ve yaratıcılığının silindiği boğucu bir dünyada yaşama hissi veriyorlar insana.
Weber, Protestan ahlakının önce geldiğini, kapitalizmin yükselişi ve onunla ilgili teknolojilerin ikinci olarak ortaya çıktığını söyler. Weber'in görüşü çağdaş tarih anlayışında da hâkim görüş olmuş-tur. Weber, ahlakın teknolojiyi yönlendirdiğini söyler. Bense 'teknoloji ahlakı yönlendirir' diyorum.
Weber'in yanlış olduğunu ispatlamaya çalışmıyorum. Onun tarihsel bakışı derinden doğrular taşır. Şu gerçek ki 16. yüzyılın dinsel devrimleri, kapitalist kuruluşların ve teknik buluşların gelişmesini destekleyen bir ahlaka, kişisel sorumluluk ve dur-mayan bir sorgulama ahlakına ebelik etti. Çağdaş bilimin önde gelen mimarı Isaac Newton'ın (1642-1727), aynı zamanda bir Protestan ilahiyatçı olması bir tesadüf değildi. Kendisi, ilahi-yatın temellerini bilimi kadar ciddiye aldı. Protestan devrimini İngiltere'ye getiren Kral VIII. Henry'nin, Newton'ın çalıştığı ve öğrettiği okulu da kurmuş olması bir tesadüf değildi. Henry ve Isaac benzer ruhlar taşıyorlardı, her ikisi de otoriteye karşıydı, her ikisi de Papa'nın düşmanıydı, her ikisi de birer despottu, her ikisi de yüksek derecede egoisttiler, her ikisi de paranoya derecesinde şüpheciydiler, her ikisi de Protestan ahlakına inanı-yorlardı, her ikisi de teknolojiye aşıktı. Henry gemiler yapmayı seviyordu ve Isaac teleskoplar yapmaktan hoşlanıyordu. Şu gerçek ki ahlak teknolojiye yön verebilir, onu doğurabilir. Ben sadece şunu söylüyorum: Tüm gerçek bu değildir ve teknoloji de ahlakı doğurabilir, yönlendirebilir, neden-sonuç ilişkisi her iki yönde de işler. Baskı teknolojisi Protestan ahlakının yükseliş nedenlerine yardımcı olduğu kadar, Protestan ahlakı da gemici-likteki ve astronomideki yükselişe yardım etti.
Genom bilimi alanında kaydedilen son gelişmeler türler arasında fazladan bir işbirliği mekanizması daha olduğunu ortaya çıkardı. Görünen o ki, yaşayan organizmalar aslında genlerini
paylaşarak hücresel toplulukları bir araya getiriyorlar. Genlerin
bireysel bir organizmadan bir sonraki nesle ancak üreme yolu ile
aktarılabildiği düşünülüyordu oysa. Artık bilim insanları genlerin sadece bir türü oluşturan bireysel üyeler arasında değil aynı
zamanda farklı türler arasında da paylaşıldığını fark etti. Gen
transferi yolu ile genetik bilgiyi paylaşmak evrimi hızlandırır çünkü organizmalar diğer organizmalardan "öğrenilmiş" tecrübeleri
edinirler. [Nitz, et al, 2004; Pennisi 2004; Boucher, et al, 2003;
Dutta ve Pan 2002; Gogarten 2003] Genlerin paylaşımı göz önü
ne alındığında, organizmalar artık birbirinden bağımsız varlıklar
olarak görülemez; türler arasında duvarlar yoktur. Enerji Bölümü
Mikrobik Genom Programı müdürü Daniel Drell Bilim dergisine
şunları söyledi (2001 294:1634): "...artık rahatlıkla bir türün ne
anlama geldiğini söyleyebilmemize imkân yok" [Pennisi 2001]
Evrimsel gelişim biyolojisi alanı gelişirken, en etkileyici çabalardan biri örneğin, bizim büyük beynmiz, kraniofasiyel (kafatası ve yüzle ilgili) morfoloji, omurga, üyeler ve parmaklar, azalmış kıl örtüsü ve tabi ki kompleks davranışsal ve kültürel özelliklerimiz gibi insani insan yapan özelliklerin gelişimsel genetik ve evrimsel mekanizmalarının ortaya çıkarılması olacaktır (Carroll 2003’de özetlenmiştir).
Model canlılardan elde edilen bilgiler, insan soyunda yeni ortaya çıkan pek çok özelliğin birkaç ya da daha fazla gene bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Karşılaştırmalı genomik veriler, primat ve memeli akrabalarımızla paylaştığımız gelişimsel ve yapısal proteinlerin düzenlenmesinde DNA düzeyindeki pek çok değişikliğin sorumlu olduğunu göstermekledir. Muhafazakar bir bakış açısına göre, insan ve şempanze genomlarında tek kopya nükleolid dizinlerindeki farklılık yüzde 1,2 dir. (Chen ve Li 2001, ayrıca Britten 20022). insan genomunun 3 x 10* baz olduğu ve bahsi gecen farklılığın yarısının (yani %0,6) insanda ortaya çıktığı düşünülecek olursa, şempanze ile ortak atamızdan 19 milyon bazlık bir farklılık gösteriyoruz.
Yaklaşık 30,000 protein şifreleyen gen ve bunların ortalama 400 amino asit uzun luğunda olduğunu düşünecek olursak, bu 18 milyon bazdaki değişikliğin %lp”i (270,000) protein şifreleyen bölgelerde olacak ve bunların yaklaşık 200,000 tanesi amino asit değişikliklerine yol açarken geri kalanları ise eşanlamlı değişiklikler ola caktır (Carroll 2003). Bu rakam aslında gerçek değerinden daha fazla olabilir çünkü aslında şifreleyen bölgelerde şifrelemeyen bölgelere göre daha az farklılık olması beklenir.
UyumsaI evrim boyunca insan morfolojik ve davranışsal özelliklerinin ortaya çıkması için bu amino asit yer değiştirmelerinin ya da potansiyel DNA düzenleyici