Bir düşünsenize, biri gelip size şöyle dese:
“Dünya dediğin şey aslında senin algıların. Dışarıda duran somut bir şey yok.”
İlk başta insan ister istemez durup bakıyor: “Tamam… ama ne demeye çalışıyor bu adam?” Ben de kitabı açınca aynen böyle hissettim; biraz şaşkın, biraz meraklı.
Berkeley’in fikri gerçekten cesur. Ona göre gerçeklik dediğimiz şey, bizim algılarımızın toplamı: renkler, sesler, sıcaklık… Hepsi kafamızın içinde oluyor. Maddi bir madde falan yok, sadece zihinsel olan var. Yani Locke’un “zihinden bağımsız madde” fikrine resmen kafa tutuyor. “Böyle bir maddeye niye ihtiyaç duyuyoruz ki?” diyor.
Mesela masaya dokunuyorsunuz; sertliği zaten “Ben buradayım” diye bağırıyor. Berkeley’e göre buna bir de “Ama masanın görünmeyen bir özü var” demek tamamen gereksiz. Masayı inkar etmiyor; sadece kafamızda fazladan bir şeyler uydurmaktan kaynaklanan kafa karışıklığını gösteriyor.
Tabii akla hemen o meşhur soru geliyor:
“Peki ben odadan çıkınca masa yok mu oluyor?”
Berkeley cevabı hiç dolandırmadan veriyor:
“Sen görmesen de Tanrı görüyor.”
Yani dünyayı ayakta tutan şey, her an her şeyi gören bir bilinç. Hani bir nevi “Tanrı hep gözlemci modunda” gibi düşünebilirsiniz.
Doğayı görme biçimi de ilgimi çekti. Güneşin doğması, suyun kaynaması, yerçekiminin işlemesi… Bunları kendi kendine işleyen kör bir madde düzeni olarak görmüyor. Daha çok Tanrı’nın dünyayı bize tanıdık ve düzenli gösterdiğini düşünüyor. Doğa yasaları da bizim bu düzeni fark edip alışmamızla oluşmuş kavramlar gibi. Yani mekanik bir evren yerine, Tanrı’nın algısı üzerinden anlamlı bir tablo çiziyor.
En ilginç kısmı da soyut kavramlara takılmasıydı. “Genel üçgen”, “maddi öz” gibi şeyleri sorguluyor: “Gerçekten var mı bunlar, yoksa sadece dil mi bizi kandırıyor?” diye soruyor. Zaten kafada içi tamamen