Üniforması hala yarı açık duruyor. Cüzdanı kolayca buluyor, fakat açmakta tereddüt ediyorum. Cüzdanında kimlik belgesi var. İsmini bilmezsem bu adamı unutabilirim belki; zaman bu hayali yok eder. Ama ismi bir çividir; içime çakılacak, oradan asla sökülemeyecek bir çivi. Bu isim her şeyi boyuna geri çağıracak bir kuvvet taşır, olup bitenler bu sayede geri gelir daima; gelir, gözlerimin önünde durur.
"Senin, benim gibi bir insan olduğunu ben ancak şimdi görüyorum. Ben senin el bombanı, süngünü, silahlarını düşündüm; karını, yüzünü, ortak taraflarını ben şimdi görüyorum. Affet beni arkadaş, biz bunları daima çok geç görürüz. Ne diye bize boyuna söylemezler, sizin de bizler gibi biçare yaratıklar olduğunuzu, sizin annelerinizin de bizimkiler kadar endişe ettiğini, hepimizin ölüm karşısında hep aynı acıları yaşadığımızı ne diye söylemezler?.. Affet beni arkadaş, sen benim nasıl düşmanım olabilirsin? Biz bu silahları, bu üniformaları çıkarıp atsak sen benim kardeşim olabilirdin, Kat gibi, Albert gibi. Al ömrümden yirmi seneyi arkadaş, al da kalk! Al daha fazlasını, ben bu ömrü ne yapacağım, artık bilmiyorum çünkü."
Ah anne, anne! Ben sence hala küçük bir çocuğum. Başımı kucağına koyup da niçin ağlayamıyorum? Niçin hep ben kuvvetli, hep ben metin olmak zorundayım. Ne kadar isterdim, bir defa da ben ağlasam, ben teselli edilsem! Doğru, bir çocuktan fazla bir şey değilim ben; kısa pantolonum henüz dolapta asılı... Çok da olmadı ki; niye geçti gitti o günler?