Geçenler; hafta mı, ay mı, yıl mı? Günler sadece. Biz vaktin, can çekişenlerin renksiz yüzlerinde yanımızdan geçip gittiğini görüyoruz;
biz içimize kaşık kaşık yiyecek tıkıyor, biz koşuyor, biz atıyor, biz vuruyor, biz öldürüyor, biz orada hurda yere seriliyoruz.
Oda hapsi çok hoş! Hapisane eski bir tavuk kümesi; ikisini de ziyaret mümkün, biz de zaten bu işleri becermesini biliriz. Ağır hapis olsa bodruma tıkarlardı, eskiden ağaca da bağlarlardı bizi, ama şimdi yasak bu. Artık arasıra insanca muamele gördüğümüz de oluyor.
Albert, bu duyguyu söz haline sokuyor: “Harb hepimizin canına okudu, biz hiçbir şeye yaramayız artık.”
Albert haklı. Biz genç değiliz artık. Biz dünyayı fethetmek istemiyoruz artık. Kaçağız biz. Kendimizden kaçıyoruz. Hayatımızdan. On sekiz yaşında idik; dünyayı, hayatı sevmeye başlamıştık, sevdiğimiz bu şeylere kurşun sıkmak zorunda kaldık. Patlayan ilk mermiler kalbimize saplandı. Çalışma, çaba, ilerleme kapıları kapandı bize. Biz bunlara artık inanmıyoruz, biz harbe inanıyoruz.
Kropp ise bir filozoftur, teklifi şu: “Harb dediğin, halk şenliklerine benzemeli bir nevi.
Boğa güreşlerindeki gibi çalgılı, biletli olmalı. İki memleketin bakanları, generalleri banyo donlarıyla, ellerinde sopalar, sahaya çıkıp birbirlerine saldırmalılar. Sağ kalan hangi memlekettense, o millet galip sayılmalı. Bu, hem daha basit, hem de daha iyi. Burada onların yerine bizler dövüşüyoruz.”