Bahara Kadar Bekle, Bandini’yi okurken, sayfalar ilerledikçe yalnızca Arturo Bandini’nin değil, içimde bir yerlerde susmuş, unutulmuş çocuğun da sesini duydum. Düşlerimin, çocukluğumun, yanan bir kâğıdın kül olup uçuşması gibi savrulduğunu hissettim. Bazen romanlar bir hikâye anlatmaz; insanın içindeki yankıyı ortaya çıkarır. Fante kelimeleriyle kendi geçmişine dönerken, bir şekilde benim geçmişime de ışık tuttu. Yoksulluğun, öfkenin, inancın, hayal kırıklığının iç içe geçtiği o çocukluk... Bu sadece bir çocuğun değil, insan olmanın çıplak hâliydi.
Bandini’nin evinde eksik olan şey para değil, huzurdu. O gergin sessizlikler, babasının çaresizliği, annesinin sessiz duaları — hepsi tanıdıktı. Hepimizin evinde bir yerlerde bu sessizliklerden kalma kırıntılar var. Roman 1920’lerin Amerika’sında, Büyük Buhran’ın gölgesinde geçiyor ama aslında zaman önemsiz; Fante’nin anlattıkları çağdan bağımsız, evrensel duygular. Bandini’nin babası, işsiz bir tuğla ustası. Gururlu ama o gurur artık kendi üzerine çökmüş bir ağırlık. Annesi, Tanrı’ya sessizce sığınan bir kadın. Fante bu iki karakteri anlatırken hiçbir şeyi büyütmüyor, olduğu gibi, insanca yazıyor. Belki de bu yüzden bu kadar gerçek geliyor.
Arturo o evin içinde sıkışmış bir çocuk. İçinde hem öfke hem umut var. Yazmak istiyor, kurtulmak istiyor, görülmek istiyor. Bazen babasına benziyor, bazen annesine; ama en çok kimseye benzememeye çalışıyor. Bu çelişki onu hem güçlü hem kırılgan kılıyor. Yazmak, onun için bir meslek değil, varlığını kanıtlama biçimi. Fante’nin satırlarında o kadar tanıdık bir hırs var ki, insan kendi gençliğini hatırlıyor. Dünyayı değiştireceğini sanan ama aslında sadece kendini arayan o çaresiz, tutkulu dönemi…
Okurken sık sık durup düşündüm. Fante’nin dili sade ama kelimeleri insanın içine işliyor.