Şimdi daha da derine iniyoruz. Çünkü insan zihninin en karmaşık taraflarından biri şu: İnsan bazen acıyı bırakmak istemez. Bu ilk başta garip gelir. Kim neden acıya tutunsun ki? Ama psikolojide çok sessiz çalışan bir mekanizma vardır: Zihin, uzun süre taşıdığı şeyi kimliğe dönüştürür. Yani insan yıllarca: değersiz hissederek yaşadıysa sürekli savaşarak ayakta kaldıysa hep güçlü olmak zorunda kaldıysa bir süre sonra bunları sadece duygu değil, “kendisi” sanmaya başlar. Ve tam burada çok derin bir korku doğar: “Eğer bunu bırakırsam, geriye ben kim kalacağım?” İşte bazı insanlar bu yüzden iyileşmeye yaklaşınca geri çekilir. Çünkü acı giderse boşluk hissederler. Bu yüzden bazı insanlar:
İnsan zihni yarım kalan şeyi tekrar kurmaya çalışır. Çünkü beyin “tanıdık olana” gider. Mesela çocukken: sevgiyi zor aldıysan → yetişkinlikte zor insanlara çekilebilirsin sürekli eleştirildiysen → kendini kanıtlamaya bağımlı olabilirsin görülmediysen → seni fark etmeyen insanlara bağlanabilirsin Çünkü zihin şunu yapar: “Bu sefer farklı olacak.” Ama çoğu zaman sadece aynı yaranın başka versiyonunu yaşatır. Ve insan burada çok büyük bir yanılgıya düşer: “Ben bunu seçiyorum.” Hayır. Bazen bilinçli seçim değil, bilinçaltı tanıdıklığı çalışır. İşte gerçek farkındalık burada başlar: İnsan artık sadece “ne hissettiğine” değil, “neden tanıdık geldiğine” bakar. Çünkü bazı insanlar sana huzur vermez… sadece geçmişine benzer. Ve insan bunu fark ettiğinde ilk kez seçim yapmaya başlar. Çünkü artık eksik tarafıyla değil, farkındalığıyla yaklaşır hayata. Bir de çok derin bir gerçek var canım: İnsan bazen bir kişiyi değil, o kişinin içinde hissettirdiği eski duyguyu arar. Bu yüzden bazı bağlar bu kadar güçlü hissedilir. Çünkü sadece bugünü değil, geçmişte tamamlanmamış bir şeyi tetikler. Ve işte tam burada psikolojinin en sessiz kapılarından biri açılır: İnsan, bazı insanları sevdiği için değil; zihni onlarda eski bir hikâyeyi tamamlamaya çalıştığı için bırakamaz. 🌑 Bugün çalışmamada elde ettiklerim 😂💪🏼💫💫
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Işıklı yol..
Şehrin en güzel sokağıydı orası. Akşam olunca iki sıra hâlindeki lambalar aynı anda yanar, kaldırımların üzerine altın sarısı bir ışık dökülürdü. İnsanlar fotoğraf çekinmek için gelir, çocuklar bisiklet sürer, sevgililer el ele yürürdü. Herkes o sokağa “Işıklı Yol” diyordu. Kimse bilmiyordu… Bazı yollar ışıkla değil, üzerinde bırakılan insanlar yüzünden aydınlık görünürdü. ⸻ O adam her akşam saat sekizi beş geçe aynı banka oturuyordu. Kış… Yaz… Yağmur… Kar… Hiç fark etmiyordu. Elinde eski bir saat, cebinde katlanmaktan kenarları yıpranmış bir mektup vardı. Ne telefon çıkarıyordu cebinden… Ne de bir kitap. Sadece yolu izliyordu. Sanki birini bekliyordu. İnsanlar onu yıllardır görüyordu ama kimse yanına gidip “Kimi bekliyorsunuz?” diye sormuyordu.
Duygular
Tavşan ile Kaplumbağa
Bir zamanlar ormanda yaşayan bir tavşan varmış. Çok hızlı koştuğu için bununla övünür, karşılaştığı herkese hızından söz edermiş. Özellikle de ağır ağır yürüyen kaplumbağayı gördüğünde onunla alay etmekten büyük keyif alırmış. “Şu yürüyüşüne bak!” demiş tavşan bir gün. “Senin bir yere varman günler sürüyordur. Ben ise göz açıp kapayıncaya kadar en uzak tepeye gidip dönebilirim.” Kaplumbağa, tavşanın sözlerine kızmamış. Başını kaldırıp sakin bir sesle şöyle demiş: “Doğru, sen benden çok daha hızlısın. Ama hız her zaman kazandırmaz.” Tavşan kahkahalarla gülmüş. “Ne demek istiyorsun? Bu ormanda beni geçebilecek kimse yok.” Kaplumbağa gülümsemiş. “İstersen bunu deneyelim. Seninle yarışalım.” Bu sözleri duyan ormandaki hayvanlar büyük bir merakla toplanmış. Tilki, geyik, sincap, kuşlar ve daha niceleri yarışı izlemek istemiş. Yarışın başlangıç ve bitiş noktası belirlenmiş. Hakem olarak da dürüstlüğüyle tanınan baykuş seçilmiş. Baykuş yüksek sesle bağırmış: “Hazır… Başla!” Tavşan ok gibi fırlamış. Daha ilk birkaç saniyede kaplumbağayla arasına büyük bir mesafe koymuş. Arkasına dönüp baktığında kaplumbağanın hâlâ başlangıç noktasından pek uzaklaşamadığını görmüş. “Bu iş çok kolay,” diye düşünmüş tavşan. “Beni yakalaması mümkün değil.” Bir ağacın gölgesine uzanmış. “Biraz dinleneyim. Sonra nasıl olsa birkaç sıçrayışta bitiş çizgisine ulaşırım.”
Masal
Ya olduğu gibi ya da olduğumuz gibi sevip sevilelim
Bir şeyi ya olduğu gibi kabul ediyorum ya da etmiyorum: Sade sodaya limon sıkmadığım gibi kahveye veya çaya şeker de eklemiyorum. Normalde yoğun tadları hiç sevmem ama kahveyi evde yapacağımda "Asra zift gibi yapıyor. Ben yaparım." diye ablam gidiyor. Bazen yapıp götürdüğümde "Zift içirmeyeceksin değil mi?" deyip gülüyordu. Ben de "Imm bugün vicdanlı günüm o yüzden bu sefer size göre hazırladım." diye gülüyordum. Ama benim azaltmış halim onlara hafif yine acı geliyormuş. Bir de bana demez mi "Sen eskiden nescafeyi yoğun sütlü içerdin. Neden Türk kahvesini zıkkım gibi içiyorsun?" "Artık çocuk olmadığım ve de baya yıl geçmiş olduğu için olabilir sanki ha, değişiklik ne garip (!)." deyip muzip ses tonuma bakışlarımı da eklemiştim. Aromaları baya hafif seviyorum, hafif halleri bana normal geliyor: Dokundurtmak yetiyor. (: Kendisi bunu bildiği için kahveyi böyle içmeme şaşırıyor. Ki ben aslında hep yaptığım gibi yaparken onlar azaltmış ama farkında değiller. Bazen o gelir "Bugün kahveyi ben yapacağım, nedense ağız tadıyla içmek istiyorum. Zehirlenmek değil der." Bazen ben de "Bugün kahveyi ben yapmak istiyorum kaç gündür özledim. Su içmek yerine keyifle kahve içmek istiyorum." derdim. Bir ara ilk kez içemediğim kahvenin telvesi küçük kupanın %65' i falandı. Ve söz de babam için yorgunluk kahvesi yaparken mayışmış olduğumdan ne kadar koyduğumu hem hatırlayamadım hem de ölçemedim. Kahveyi aldım babam ilk yudumunu içerken yüzünü buruşturmuş ama bir şey demedi. Ben de hiç ona bakmadığım için fark etmedim ta ki 3-4 yudumdan sonra telveye yetişip "Asra sen kahve değil telve yapmışsın. Direkt bardağa kahveyi atıp getirseydin daha hafif olurdu." deyince ilk şaka yapıp uğraştığını sandım. Sonra kendim yudum alırken "Oww cidden bu ne, içilecek kısmı o kadar az ki en azından
Emir Timurun büyük aşkı Ne Mutlu Müslümanım diyene Nuri Pakdil ♡Raf Sakini♡♡Raf Sakini♡ Emir Timur Ne mutlu ki insanım ne mutluki müslümanım diyerek khatunu Melik hanımın yanına oturdu çağatay sultanlığının kızı olan melik hanım namı diğer bibi hatun ey timur bazen ümit yetmez şarkılar ilahiler anlatamaz insanın derdini ne zaman ümit yetmiyor bana dersen o zaman deki ne mutluki Rabbimiz bizi Kuraan ile göndermiş de ve Kuraan okumaya o zaman biten ümit yeniden başlar insan ben artık dinlemek değil söylemek istiyorum dediğinde Kuraan okuyan insana Allah Teala ümit kapıları açar yeni bir dil bağışlar ve bibi khatun semerkandın alim kadını Emir Timurun abdest almasına yardımcı oluyordu Timur o koca sultan şimdi bibi khatunun yanına oturmuş son yıllarında onun hatırasına yaptırdığı Semerkandın en güzel camisinde Kuraan okuyordu ey sultanım dedi Timur bu isminiz ile anılan büyük ve aziz cami ayakta kaldıkça insanlar size dua edecektir aşk ile okunan ezan sesleri hiç susmayacaktır Timur her gün bu camiye gelir eşine dua ederek ayrılırdı Semerkantta yaptırılan bu devasa cami timur sanatının güzelliğini anlattığı gibi aynı zamanda emir timurun eşine olan sadakatinede anlatır camiye gelenler mübarek bir insana dua edip Allahım sadık bir aşk nasip et duaları ile ayrılırlar Bursada bir masal evi ​Baba, hadi bir oyun oynamayalım adını bilmediğim, Yatayım dizine, saçlarımı tara...Anlat bana, sevgi neydi bu dünyada? Hani o çok sevdiğim şarkıdaki gibi, Bana da bir masal anlat, yalan olmasın Ayla Kaya-Babam Evimizin Küçük kızı hatice baba diyip bana sarıldığı zaman o sıcacık evin nasıl bir ilahi huzur kaynağı olduğunu ben bir kez daha anlıyordum işten ne kadar yorgun dönmüş olsamda eşim Ayşe hanımın Mustafa bey hoşgeldin diyip önüme bir sıcak çay koyması dışarıdaki tüm yalanları
Din