Bu kitap, yozlaşmış bir uygarlığın nasıl çöktüğünü anlatıyor.
Ama buna tam anlamıyla bir “yozlaşma” demek doğru olmayabilir. Çünkü burada yalnızca toplumun bozulmasından değil, beraberinde bütün düzeni yutan bir virüsten söz ediliyor.
Bu virüs yalnızca insan bedenini değil; ahlakı, düzeni, hukuku ve insanın birbirine olan bağlılığını da yok etmiş durumda. Bundan dolayı ortaya çıkan şey sadece bir felaket değil, insan doğasının bütün çıplaklığıyla ortaya çıkışıdır.
Düşünsenize; düzen yok, hiyerarşi yok, hukuk yok, adalet ve eşitlik kavramları tamamen ortadan kalkmış. İnsan artık bir sistemin içerisinde yaşamıyor. Tam tersine, sistemin çöküşünden sonra kendi içindeki gerçek niyetlerle baş başa kalıyor.
Aslında kitap tam olarak şu soruyu sorduruyor:
“İnsan, düzen ve denetim olmadan nasıl bir varlığa dönüşür?”
Ve cevap oldukça karanlık. Çünkü insanın tükenmişliği, sadece kendisini değil, çevresini de yok etmeye başlamasıyla ortaya çıkıyor. İnsan hayatta kalmaya çalışırken aynı zamanda insanlığını da kaybediyor.
Bu yüzden kitap yalnızca bir salgını anlatmıyor. Aynı zamanda insanın içinde saklı kalan karanlığı da gösteriyor.
Bir noktadan sonra insan ister istemez şu soruyu düşünmeye başlıyor:
“Bir gün biz de böyle olabilir miyiz?”
Belki de kitabın en rahatsız edici yanı tam olarak bu. Çünkü anlatılan dünya, sanıldığı kadar uzak görünmüyor.