Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda bitmezler; yıllar geçer, okuduğunuz onca olay zihninizde silikleşir ama o kitabın içinizde bıraktığı o ağır his, boğazınızdaki o düğüm yerinden milim oynamaz. Fareler ve İnsanlar, benim için tam olarak böyle bir eserdi. Okuyalı çok uzun zaman oldu ama o nehir kenarındaki son sahnenin zihnimdeki yankısı hiç susmuyor.
Steinbeck, kısacık bir metnin içine koskoca bir insanlık dramını, yoksulluğu ve tutunma çabasını sığdırmış. George ve Lennie’nin hikayesi, aslında hepimizin içindeki o "ait olma" ve "güvende hissetme" arzusunun bir yansıması. George’un o tükenmiş ama bir o kadar da sadık ruhu... Ve Lennie... Bedenine hapsolmuş o çocuksu saflığı, ne kadar istese de dünyaya ayak uyduramayışı, dokunduğu her şeyi istemeden kırması... İkisinin o küçücük çiftlik ve tavşanlar üzerine kurduğu hayal, aslında acımasız ve soğuk bir dünyada insanın kendi elleriyle yaktığı cılız bir ısınma ateşinden farksız.
Kitaptaki yalnızlık sadece fiziksel değil, ruhsal bir çürüme gibi işlenmiş. Candy’nin yaşlı köpeğiyle olan trajik bağı, Crooks’un itildiği o karanlık oda, Curley’nin karısının dikkat çekme çabasının altındaki o derin sevilme açlığı... Herkes o kadar yalnız, o kadar çaresiz ki; birbirlerine dokunmaya çalıştıklarında bile birbirlerini kanatıyorlar. Dönemin ve düzenin o acımasız çarkı, saf olan hiçbir şeye yaşama hakkı tanımıyor.
"İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur."
Peki tüm bu acıdan, bu yıkımdan geriye ne kalıyor? Bu kitabın bize vermek istediği asıl ders nedir?
Kitaptan Çıkarılması Gereken Ders:
Dünya, planlarımızın ve iyi niyetlerimizin her zaman işe yaramayacağı kadar sert bir yerdir; en masum hayaller bile (insanların ve farelerin en iyi planları) hayatın rastgeleliği karşısında paramparça olabilir. Ancak