(...) Serbest tedailerle ilerliyoruz…
Azlem: Çok zâlim, pek zâlim. Çok karanlık… Ezlem: Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi… Ezmel: Hareket etmek. Muztarib olmak, acı çekmek. Savt, seda, ses. (“Sesleniş”) Gül… Elzem: Çok lâzım. Ziyade mucib. Küçük parmaklı… Rilke’nin o ünlü şiirini hatırlıyoruz:
Gül
Ey saf çelişki
Nice gözkapağının altında
Hiç kimsenin uykusu olmamanın
Sevinci…
Dante, eserinde bu çelişkiyi şöyle dile getirir: Birdenbire gözün görmez olması; geçici körlük… Bu hâl, “ebedî gül”e yakınlığın, yakınlaşmış olmanın alâmetidir…
Erdem: Usta gemici… Ermed: Gözü ağrıyan adam. Boz renkli nesne (Borges, körlükte bu rengin hâkim olduğunu söyler)… Ermida: Gül…
Rose (İngilizce): Gül. Gül gibi, gül renkli. Ümid verici durum. Şen; gül gibi geçinip giden…
İslâm Tasavvufunda, zâhir ile bâtının eşsiz bir SILA terkibinde buluşmasını gösterici Mahmud-u Şebüsterî Hazretleri’nin ünlü “Gülşen-i Râz” isimli eserini hatırlıyoruz. Kelime mânâsı, “Sırrın Gülbahçesi”… Veya “Gülbahçesinin Sırrı”…
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998), DANTE'NİN YOLCULUĞU -II- (İlâhî Komedyadan Tilki Günlüğüne)