Doğu klasiklerinde bir eserin "müellif eliyle fiziken bitirilmiş olması" Batı'daki gibi katı bir sınır değildir. Eser bir kez zuhur etti mi, artık o bir şahsın malı olmaktan çıkıp bir "gelenek yatağına" dönüşür.
Tahirü'l-Mevlevî’nin ömrünün vefa etmediği o muazzam Mesnevî Şerhi’ni Şefik Can’ın tamamlaması, bir bayrak yarışından ziyade aynı manevi kaynaktan beslenen iki ruhun tek bir kalemde erimesidir. Okuyucu, üsluptaki o muazzam sadakati gördüğünde iki ayrı yazar değil, tek bir nehrin akışını hisseder. Firdevsî, Dakîkî’nin yarım kalan bin beytini Şahname’nin gövdesine katarken ne kadar doğal davrandıysa, sonraki yüzyıllarda gelen şairler de Sistan Silsilesi (Gürşaspnâme, Berzûnâme vb.) ile Şahname evrenini öyle genişletmiştir. Tıpkı Hammamizade’nin ayinine eklenen yeni bir terennüm gibi, metin asıl gövdeye kaynamıştır.
Tarih boyunca İsmail Ankaravî gibi büyük şârihlerin bile üzerine eğildiği, kiminin reddettiği, kiminin ise manevi bir feyizle şerh ettiği bu tartışmalı "7. Cilt" (Cild-i Sâbi) meselesi, yapısal bir "giriş ve davet" olabilir. Hazret-i Mevlâna o kapıyı aralamış, metafizik alemin sırlarına dair o ilk kıvılcımı bırakmış ve gerisini, o nehrin suyundan içen sonraki nesillerin irfanına devretmiş gibidir. Sonradan yazılan o 7. cilt denemeleri, asıl esere sızmaya çalışan birer "sahtecilik" değil; aksine Dede Efendi’nin ayinine kendi ismini gizleyerek melodi ekleyen o isimsiz bestekârların teslimiyetidir. Eser donmuş bir heykel olmadığı için, o yatak her yüzyılda yeni bir şairin tekmilesiyle çağlamaya devam etmiştir.