Üçüncü gün annem hastalandı.
Onun humması çok kötü seyrediyordu ve hemşirelerin bakışlarından, acı sonun beklendiği anlaşılıyordu.
Bu hayran olunası kadın, metanetini ve sevecenliğini ölüm döşeğinde dahi yitirmedi. Elizabeth'le benim ellerimizi birleştirerek,
"Çocuklarım," dedi, "İlerdeki mutluluğum için sizin evliliğinize umut bağlamıştım.
Bundan sonra bu umut babanızın avuntusu olacak.
Elizabeth, hayatım, yokluğumda küçük
kuzenlerin sana emanet.
Ah! Sizden ayrılmak büyük acı
veriyor.
Böyle mutluyken ve seviliyorken hepinizi birden bırakıp gitmek kolay mı?
Ama bunları düşünmek bana yakışmaz.
Öbür dünyada sizlerle buluşmanın umuduyla avunup, ölümü güler yüzle karşılamaya çalışacağım."
Annem huzurla öldü ve ölürken bile yüzünde şefkat vardı.
En değer verdikleri yakınlan o en çaresiz felaketle kollarından koparılan bizlerin hislerini, bunun ruhlarımızda yarattığı
boşluğu ve yüzlerimize yansıyan kederi tarif etmeme gerek yok.
Her gün gördüğümüz, hatta artık kendimizin
bir parçası gibi hissettiğimiz bir insanın ebediyen aramızdan ayrılmış olduğuna -o canım bakışların sönüp gittiğine, bize çok yakın, çok tatlı gelen o sesin bir daha hiç duyulmamak üzere sustuğuna- çok uzun zaman inanasımız gelmez.
İlk günlerde zihnimizde bu düşünceler vardır. Ancak zamanla, bu musibetin gerçekliği kafamıza dank ettiğinde, elemin keskin acısını hissetmeye başlarız.
Gerçi o hoyrat elin sevdiklerini koparıp almadığı tek bir kimse yokken, herkesin hissettiği ve hissetmeye mecbur olduğu bu acıyı tarif etmeme gerek var mı?
En nihayet, zaman gelir, o mecburi
kedere göz yumulmaya başlanır ve dudaklara uğrayan tebessüm, ayıp sayılacak olsa da, artık buyur edilir.
Annem ölmüştü ama bizim hala yerine getirmemiz gereken sorumluluklarımız
vardı.
Kalan sağlarla yola devam etmek ve ölümün
pençesine