Sevmek mi sevilmek mi?
Romanımızın deli dolu ve kabına sığmaz kadın kahramanı Bathsheba, her insanın isteyeceği gibi hem sevdiği hem sevildiği bir evlilik yapmaya karar verir. Lakin insan sevse de sevildiğinden emin olabilir mi? Ve “Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder.” sözü usulünce insan birisini sevdikten sonra artık mantıklı düşünebilmesi de mümkün müdür? Sorular uzayıp gider ve her insan hata yapabilir, bazen göz göre göre de olsa… Ve insanın bir şeyi sevmesi bazen onu kendine de kör ve sağır hale getirebilir; kendi tabiatına, ihtiyaçlarına ve dahi kendi aklına bile.
Klasiklerin en temel özelliği gerçekçiliğidir herhalde. Kitabı okurken roman değil de gerçek bir hikayeyi okur gibi oluruz. Ve bu yüzden karakterlerle sanki gerçek bir insanmış gibi sevinir veya üzülürüz. Kaldı ki yazar öyle bir betimleme yapmış ki bazen “Yeter da!” desem de anlattıkları tıpkı bir tuval gibi zihnimde canlanıp benim de tabiata bakış açımı zenginleştirdi ve görmediğim halde beni alıp 19. yüzyıl İngiltere’sindeki huzurlu bir kasabaya alıp götürdü. Betimlemeler bazen uzun olsa da genel anlamda kitap bana göre neredeyse hiç sıkıcı değildi, çok güzel akıp gitti. Bu kadarlık betimleme klasiklerde normaldir zaten.
Hasılıkelam, kitabın sonuna kendimi tutamayıp not düştüm: “Güzeldi, çok güzel… :)” Tavsiye ederim, en beğendiğim klasikler arasına girdi.