Öğrencimin sünnet düğününe annemle gittim .Öğrencimle imkansızları başardığım için Çevresinin benden ziyade beni yetiştirdiği için anneme olan hürmetleri gözlerimi doldurdu .Allah beni sana ,seni bana vermiş anne .
1000Kitap
Ben temelli bastım gittim ondan Akıllandım ala ala payımı azabından Hep kalpte kıyamet hep aynı sızı Sonunda sildim gitti o hayırsızı Hep hüsran hep gözyaşı O bir hayal bir ümit hırsızı
Müzik
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Dimşarap
. İçtim şarap diye derdimi, İçime anlattım özümü. Bir güneşli ay misali, Duman sardı gönlümü. Gözlerim umut telleri, Sende sakladım ben seni. Ruhum umut selleriyle, Dolunay oldum bu gece. Gözlerim kapandı mavi deryada, Yunus oldum ilahi sevdada. Yavuz oldum bu kavgada, Şiir yazdım Hak uğrunda. Görme beni yüce dağ gibi, Ben de bir garip kulum. Ekin ektim, ekin biçtim, Beni biçen de olur. Her can ölümü tadacaktır, Ölüm bile Hakk'a varır. Rabbini bilmeyenin Dilinde yalnız gam olur. Ben Hak'tan geçmedim ki, Hak benden geçsin olur mu? Özümdeki yaşı
Şiir
Yarı Yolda Bırakılan Adam..
“İnsan en çok, ‘O yapmaz.’ dediği kişiden öğreniyor hayatı.” ⸻ Otobüs çoktan hareket etmişti. Cam kenarında oturan yaşlı adam, elindeki bastonu dizlerinin arasına sıkıştırmış, dışarıyı izliyordu. Karşısındaki koltuk boştu. Muavin geldi. “Amca, biri gelecek mi bu koltuğa?” Yaşlı adam gülümsedi. “Yıllardır gelmesini beklediğim biri var evlat.” Muavin de gülümsedi. “Bilet almış mı?” Adam başını iki yana salladı. “Yok.” “O zaman neden bekliyorsun?” Yaşlı adam camdaki yansımasına baktı.
Duygular
Evliyayı imtihan etmeye çalışmak:
Dîğer menkabe: Kezâ Nefehâtü’l-Üns’de mezkûrdur ki; Şam ulemâsından Abdullah isminde bir zât nakl eder ki: Tahsîl-i ilim için Bağdad’a gittim. İbn Sekkâ isminde bir arkadaşım var idi. Bağdad’da Nizâmiye Medresesi’nde ibâdete meşgûl olup, sâlihleri ziyâret ederdik. Ve o vakitte Bağdad’da bir azîz var idi, gavs olduğu ve istediği vakitte görünür ve istemediği vakit görünmez, derler idi. Ben ve İbn Sekkâ ve henüz delikanlı olan Şeyh Abdülkâdir (k.s.) gavsın ziyâretine gittik. İbn Sekkâ yolda dedi ki: “Ben ondan, onun bilemeyeceği bir mes’ele sorayım.” Ve ben dedim ki: “Ondan bir mes’ele sorayım, bakalım nasıldır?” Ve Şeyh Abdülkâdir dedi: “Maâzallah ki ben ondan bir şey sorayım! Ben huzûruna varıp, onun berekâtına muntazır olurum.” Vaktâki huzûruna gittik, onu yerinde bulmadık; bir müddet oturduk, gördük ki yerinde oturur. Ba’dehû gazab ile İbn Sekkâ’ya baktı ve dedi: “Yazık sana ey İbn Sekkâ! Benden, benim bilmediğim bir mes’eleyle mi soracaksın? Soracağın mes’ele budur ve cevâbı da budur. Senden küfür ateşinin alevini görüyorum!” dedi. Sonra bana baktı da dedi ki: “Ey Abdullah, beni imtihân için, benden mes’ele sorarsın hâ! O mes’ele budur ve cevâbı da şudur. Dünyâ seni, muhakkak iki kulağına kadar gark edecektir, zîrâ benim hakkımda terk-i edeb ettin.” Ondan sonra Şeyh Abdülkâdir’e baktı ve onu kendine yaklaştırdı ve muazzez tutup dedi ki: “Ey Abdülkâdir, edebin sâyesinde Allah’ı ve Re-sûl’ünü râzı ettin; gûyâ seni görürüm ki, Bağdad’da kürsîye çıkmışsın ve dersin ki: قدمي هذه على رقبة كل ولي الله Ya’ni “Bu benim iki ayaklarım, bütün veliyullâhın boynu üzerindedir.” Ve görürüm ki, o vaktin evliyâsı sana iclâl ve ikrâm için boyunlarını indirmişler.” Ve bunu söyledikten sonra, derhal nazarımızdan gâib oldu ve sonra hiç görmedik; ve Şeyh Abdülkâdir için dediği şey vâki’
Unutulmuş Mektup: Edebiyatın Kaderini Değiştiren Hikâye Bu, yetim doğan küçük bir kızın hikâyesidir. Annesi Ferdinande, güzel ve soylu bir aileden gelen bir kadındı. Doğumdan sonra hayatını kaybetti. Yıl 1903’tü. Doğumlar hâlâ evde gerçekleşiyordu; ne para ne de toplumsal statü yaşamı garanti edebiliyordu. Marguerite, annesini hiç tanımadı. Belki bazen onu düşünürdü. Belki de düşünmezdi. Ama… insan hiç sahip olmadığı bir şeyi nasıl özlerdi ki? Fransa’nın kuzeyinde, görkemli bir villada babası ve büyükannesiyle birlikte büyüdü. İkisi de onu çok severdi. Marguerite, yaşıtlarına göre çok ileri, kitaplara düşkün bir çocuktu. Sekiz yaşında Racine ve Aristophanes’i yutuyordu adeta. On yaşında Latince, on iki yaşında ise Yunanca okuyordu. Bilgili ve şefkatli bir adam olan babası, her türlü merakını destekliyordu. Ama hayat, ne kadar öngörülemezse o kadar da acımasızdı. Birkaç yıl içinde Marguerite tamamen yalnız kaldı. Naziler Fransa’yı işgal etmişti. Hayatta kalmak için başka çaresi kalmayınca Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtı. Fransız edebiyatı ve sanat tarihi öğreterek — zor da olsa — yaşamını sürdürdü. Aralık 1948’de, savaş bitmişti. Yıllar önce İsviçre’de bir arkadaşında bıraktığı eski bir bavul kendisine ulaştı. İçinde aileye ait evraklar, unutulmuş belgeler… ve başka bir şey vardı. Bir mektup. “Sevgili Marco, bu sabah doktoruma gittim…” Marguerite, bunu yazdığını hatırlamıyordu. Marco da kimdi? Mektubu tekrar okuyunca her şey aydınlandı: Marco, Marcus Aurelius’tu ve mektubun yazarı, İmparator Hadrian’dı. Bu satırları yıllar önce, babasıyla yaptığı bir İtalya gezisinde Hadrianus Villası’nı ziyaret ettikten sonra yazmıştı. Bu metin, bir öykünün ilk kıvılcımıydı; uzun süre uykuda kalmıştı… ta ki o güne dek. Ve yıllar sonra şöyle yazacaktı: “O andan