Ama eğer aşk ölmek zorundaysa, onun çabuk ölmesini isterdim. Aşkımız sanki tuzağa düşmüş küçük bir yaratıktı ve kan kaybından ölüyordu; gözlerimi kapatıp gırtlağını sıkmalıydım.
Ben ki tek bir bedende birçok Albertine’i tanıdığım halde sanki yanı başıma uzanmış daha ne Albertine’ler görürdüm. Hiç görmediğim şekilde kavislenen kaşları, gözçukurlarını bir masal kuşunun müşvik yuvası gibi çevrelerdi. Yüzünde soylar soplar günahlar dinlenirdi. Başını her çevirişinde, çoğunu benim tahayyül edemeyeceğim, yepyeni kadınlar yaratırdı kendinden. Bana öyle gelirdi ki bir değil, sayısız genç kıza sahibim.
Bugün defterimi yeniden okudum, şunları öğrendim:
Ona aşık olduğumu söylüyorum, ne demek bu?
Geleceğimi ve geçmişimi bu duygunun ışığında gözden geçiriyorum, demek. Sanki yabancı bir dilde yazmışım da, birden o dili okumayı başarmışım. Sözcüklere başvurmadan açıklıyor, beni bana; tıpkı dahiler gibi, ne yaptığından habersiz.
Yazmayı sürdürüyorum, böylece her zaman okuyacak bir şeylerim olacak.
Doğru, yazdıkça kendimi kaybediyorum, ama kendini kaybetmeyen insan yoktur, yaşamak başlı başına kendini kaybetmek demektir. Ne var ki isimsiz kaynağından fışkırdığı andan itibaren biricik hedef bellediği denize kavuşmuş bir ırmağın sevincini yaşatmıyor bana kaybolmak, yükselen denizin kumda bıraktığı bir gölcüğüm ben, kumlar suyumu usulca emecek ve denize asla dönemeyeceğim.
Şimdi olsaydı tutacaktım ellerini, en sevme getiren sözlerimi en içten söyleyecektim sıkılmadan. Bu rakının kötü kokulu olduğunu en güzel hatırlatan adamların ortasında öpüverecektim ağzından usulca. Varken bir böyle olurdu. Yokken her türlü olabilirdi. Varken bir böyle olurdu. Susar, sigara içer, en olmadık konulardan konuşurduk ya da. Bir anlık mutluluk bile değildi bu. Bizi bile ilgilendirmeyen bir saçmaydı. Bir ellerdi o bana, varken alabildiğine var, yokken alabildiğine yok eller, gözlerdi.