Türklerin kendilerine mahsus "miras" taksimi usulleri var idi: Bu görenekler mucibince asıl ocağın varisi en küçük oğul idi. Oba, çadır küçüğe kalırdı. Demek ailenin başı, büyük oğul değil, küçüğü olurdu.
Türkler, obalara, ordulara, kabilelere ayrılırdı. Her birinin birer beyi ve hepsinin üstünde bir "han" bulunurdu. Türklerin hükumeti bütün manasıyla "meşrutiyet" idi. Meclis-i Mebusan yerinde bütün ahali, ayan yerinde her obanın ihtiyarlan, beyleri bulunuyordu. Başta han olarak her Türk, göreneğin, yasağın altında idi. İhtiyarlar, beyler her işi danışma usulüyle görürdü.
Beyler ve ağalar, bize abdal, birer sağmal inek gözüyle bakar. İmamlara gitsek "Cenazen mi var?" diye sorar. Çömezlere gitsek evlerimize aşir okumak davasıyla paramızı çeker. Şeyhlere gitsek bize muska satar, dervişlere uğrasak "Dünyadan geç!" der de kesemize sarılır. Hasılı biz birbirimizi sevmeyiz, birbirimize inanmayız.
Ekonomik kalkınmanın gerçek trajedilerinden biri, insanların maddi koşullarını iyileştirince
mutluluklarını da artıracağımızı sanmış olmamız. Oysa Richard Easterlin adında bir ekonomist
bundan kırk yıl önce gelir seviyesiyle mutluluk arasındaki ilişkiyi araştırdı ve bir toplum aşırı zengin olsa bile daha fazlasını arzulama, başkalarını kıskanma, yüksek statü hırsı ve kaygının sürdüğünü tespit etti.