İnsan karmaşık bir sistemdir. Vücudumuzu saran, binlerce kilometreye ulaşan damar ağı; her biri kendi içinde özelleşmiş sistemlerimiz… Nitekim hepsinden daha ilginç bir yapı vardır: beyin. Beyinin ilginçliği biyolojik olarak da fazladır ve merak uyandırıcıdır ama burada asıl konumuz beynimizin bize kazandırdıkları ve kaybettirdikleri.
İnsan; irade sahibi, derin düşünebilen bir varlıktır. Derin düşünmenin ise bize getirdiği ve götürdüğü şeyler hayli fazladır.
Düşüncelerinde kaybolan insanlar, düşünmekten hareket edemez duruma gelmiş adeta felç geçirmiş insanlar… İroniktir ki aşırı düşünmek de bir çeşit felçtir.
Hayatta hedeflerimiz, hayallerimiz ve beklentilerimiz vardır ama “hayat” denilen, her daim dallanıp budaklanan bu sınırlı zaman dilimi bizden bunlar için bedel ister: zamanımız ve enerjimiz. Çoğu insan ise bu bedelin altında ezilir. Hayır, deneyip başarasız olduğu için değil aksine hiç denemeden, harekete geçmeden sadece zamanının ve enerjisinin gideceğini düşünerek ezilir. Burada insanı ezen hayat değildir, aşırı düşünmektir. Bu aşırı düşünce insanı tekdüze yaşama sürükler, sevmediği ve hiçbir zaman sevmeyeceği işleri sadece “yaşayabilmek” için yapmak zorunda bırakır. Tek zevki her daim beynini yıkayan, propagandalarla dolu medyayı takip etmek ve akşam saatlerinde başlayan, ne acıdır ki, yine propaganda dolu olan dizileri izlemektir. Aşırı düşünmek yüzünden hayatını yaşayamayan insan, hayatını yaşayamadığı için de daha kötü bir duruma düşer; beyni yıkanır. Bu yazımı Jose Saramago’nun Körlük adlı eserinden bir alıntıyla bitirmek istiyorum.
“Her hareketimizden önce bütün sonuçlarını tahmin etmeye çalışsak, bunları ciddi olarak düşünsek; önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra rastlantısal sonuçları; daha sonra da hayali sonuçları düşünmeye