Artık anladım ve inandım. Şimdi buradan ayrılmayacak,gülün açışını Kabe'nin çevresinde bekleyeceğim. İki bin senedir
Arapların yaşadığı şu çöllerde . . . O Araplar ki irsiyeti bozulmamış bir soydan geliyorlar ama zulüm ve insaniyette
dünyanın diğer yerlerindekilerden beter bir isyan ve taşkınlığın içindeler. Ziraat ve üretim yok. Hayat çoğunlukla
ticarete bağlı yürüyor. Bir de tefeciliğe. Bizans altınları, Sasani gümüşleri, Yemen dinarları Mekke pazarlarında hassas
terazilere konulup el değiştiriyor ve faiz kabara kabara, tefecilik katlana katlana gidiyor. Şehir, gerek kervanların
uğrak yeri olması, gerekse ulu mabet Kabe'nin kutsallığı yüzünden pek çok ziyaretçi çekiyor. Burada yaşayan kabileler
kendilerine "humus", dışarıdan gelenlere "hille" diyorlar ve humuslar, ister tacir, ister hacı, hilleye mensup herkesin sömürüldüğü bir düzen kurmuşlar. Dünyanın her yanındaki gibi burada da her şey bir avuç insanın ve onların soyundan
olanların ellerinde. Irk, renk, dil veya bölge farklılıkları sebebiyle başkalarına tahakkümü kendilerine hak gören
bu azınlığın hırsıarı bitmek bilmiyor, peşin hükümleri ve farklı anlayışları sık sık harplere yol açıyor. Durmadan kan,
durmadan vahşet . . . Doğan bebek erkek olursa babanın erdemi, kız olursa ananın suçu ... İnsanlar kendilerinin ruh ve
bedenden müteşekkil olduklarını unutmuş, yalnızca etten ve kemikten ibaret bulunduklarını zannediyorlar. Son peygamberin burada, insanlık hafızasının henüz insan aklıyla bozulmadığı şu çölde, el dokunmamış kır dikenlerinin arasında saf bir gül olarak açması işte bu yüzden manidar.Birisinin bu insanlara bazı haklara ve sorumluluklara sahip olduğunu hatırlatması, karşılıklı görevlerle yükümlü
olduklarını bildirmesi ve yeni baştan bilinç oluşturması gerekiyor çünkü.