Ralph, bir elini külrengi bir ağaç gövdesine dayadı; gözlerini kısıp, ışıldayan suya baktı. Orada, belki bir mil uzakta, beyaz köpüklü kocaman dalgalar, sığ mercan kayalığa çarpıyordu. Daha ötelerde, açık deniz koyu maviydi. Tam önünde, girintili çıkıntılı mercan kayalarla sınırlanan lagün, bir dağ gölü kadar durgundu. Mavinin her çeşidi, gölgeli yeşiller, morlar vardı bu sularda. Suyla hindistan cevizi ağaçlarının yükseldiği set arasındaki kumsal, görünüşte sonu gelmeyen ince bir yaydı. Ralph'ın solundaki ağaçlar, kumsal ve sular, sonsuza dek uzanıyordu. Ve neredeyse gözle görülen sıcaklık, her bir yanı kaplamıştı.
"Yani durumdan ötürü demek istiyorum. Düşler görü yorlar. Söyledikleri duyuluyor. Sen geceleyin uyanıyor musun hiç?" Jack, hayır dereesine başını salladı:
"Sayıklayıp bağırıyorlar küçükler. Hatta büyükler bile.
Sanki . . . " "Sanki burası iyi bir ada değilmiş gibi." Sözleri kesildiği için şaşakalıp, Simon'un ağırbaşlı yüzü ne baktılar.
"Sanki" dedi Simon, "sanki canavar . . . canavar ya da yılan-gibi-şey gerçekten varmış gibi. Hatırladınız mı?" Si m on'dan daha büyük olan Ralph ile Jack, ayıp sayılan yılan sözünü duyunca, irkildiler. Yılan sözü edilmiyordu artık; edilemezdi de.
"Sanki burası iyi bir ada değilmiş gibi" dedi Ralph ağır ağır. "Evet, doğru söylüyor."