İlahiyata başladığım zaman hayalimde İslâm dinine Nurlar vesilesi ile hizmet için neler yapabilirim düşüncesi vardı. O yıllarda hem okumaya ve yazmaya da ziyade iștiyakım ile yazılar yazıp çeşitli sitelerin editörlerine atarak yayınlamaya başladım. Ve yazıları yazmak için de oturup "Acaba ne yazsam?" diyerek düşünüp kaleme aldıklarım değil idi. Tesettür meselesi benim âlemimde yer edinip dertlenince 6 ay üzerine çalışıp "Çağımızda Bir Hastalık: Modalaștırılan Tesettür" yazısı vücûda geldi. Evlilik hususu ile alâkalı kendim öğrenmek için araştırırken dikkat çekici hususları not almıştım kendime ve 8 aylık çalışma neticesinde "İslâm'a Göre Evlilik Nasıl Olmalı?" başlıklı yazı oluştu. Doğu Türkistan'daki zulümler kalbimi derinden sarsıp Üstâd Bediüzzaman'ın "Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat ehl-i İslâm'ın eleminden gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâm'a indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiğini hissediyorum." (Tarihçe-i Hayat, s. 137) dediği gibi o yapılan zulümlere karşı içinde bir feryad oldu ve en azından "Bu zulmü insanlara duyurup yapılması gerekenleri insanlara anlatabilmeli, bir bilinç oluşturabilmeliyim." diye geceleri geç saate kadar düşündüm. Bu dönemde ihtiyaçtan ortaya çıkan yazı da "Ümmetin Kanayan Yarası: Doğu Türkistan" oldu. Ardından Meyve Risalesi'ndeki gençlik ile alâkalı Beşinci Mesele ile alâkalı daha önce aldığım notların me'haz oluşturduğu "Gençliğin Kıymetini Bilmek!.." yazısı yayınlandı. Bir gün otobüste fakülteye giderken elimde Mesnevî-i Nuriye eserini okuyordum. Yanımda oturan bir kişinin soruları üzerine cevaplar verdim ve kafamda uyanan mânâları not alıp ardından delillendirerek de "Risale-i Nur Aleyhtarlarının En Çok Sûistimal Ettiği Mevzû: Yazdırıldı" yazısı meydana geldi. Ardından Cenâb-ı Hak yüzlerce yazı ile devamını getirdi, bizi İslâm dinin i'lası, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker vazifesinde istihdam etti. Yani her yazı, yașanan hâdiseler sonrası ihtiyaçtan doğdu. Ve şahsımı ön planda tutmak şöyle dursun, sitelerde yazar kısmında fotoğraf isteyen editörlere müsbet dönüş yapmayıp "kalem 🖋" veya "tekbir☝🏻" fotoğrafı koymalarını istedim. İlk yazılarımızın yayınlandığı NurNet.org sitesine yazarın hayatı kısmına "Kur'ân ve Îmân hakikatleri üzerine mesaisini teksif etmiş olup, şahsiyet davası yerine İslâm davasının ön plana çıkarılması için şahsından bahsedilmesini istememiştir. Hayatı; yazdığı ve neşrettiği makale ve yazılardır." diye yazmıştık. Çünkü Üstâd'ım Bediüzzaman’ın dediği gibi; "Bâki ve güneş gibi ve elmas misillü hakikatler, fâni şahıslar üzerine bina edilmez ve fâni şahıslar o kıymettar hakikatlere sahip çıkamazlar." (Şualar, s. 567) Ben de hep "Dâvâ bâkidir, şahıslar fânidir. Cenâb-ı Hak, bâki olan dâvâ için fâni olan şahısları istihdam eder." diyordum.
Hayatımda bir şeyi de gaye edinmiștim; Beni tanıyan herkese Kur'ân, Sünnet ve #k:209879ları anlatmış olmak ve onları da haberdar etmek. Ruz-u mahșerde beni tanıyan bir kişinin bile "Abdulkadir bize ne Kur'ân ve İman hakikatler olan Risale-i Nur Külliyatı'u anlattı ne de medreseye davet etti?" dememek ve dedirtmemek için sa'y ettim. Beni tanıyan yahut ismimi soy ismimi bilen kim var ise muhakkak Kur'ân, Sünnet ve Nurlar'ın aklına gelmesi gerekiyordu. Hâlimiz ile Allah'ı (cc) anlatmalı, davranışlarımız ile İslâm dinini tebliğ etmeli, fiillerimiz ile Resûlullah'ı (asm) hatırlatmalıydık; Müslümanlar olarak. Ashab-ı Kirâm Efendilerimizin "Hangi kimselerle beraber olmak daha hayırlıdır?" diye sorduğunda Resûlullah (asm): "Görülmesi Allah'ı hatırlatan kimselerle." (Mecmeu'z-Zevaid, 1/226) buyurmuştu ya hani. İşte bizim de o hayırlılardan olmamız gerekiyordu, fikriyatı oluşmuştu âlemimde.
Üniversite yıllarında iken korona sebebiyle pandemi dönemini yaşadık. 2020 yılında Ayasofya'nın camiye çevrilmesi kararı verildiği gün olan 10.07.2020'de inayet-i Hak ve tevafuk-u Rabbânî olarak sosyal medya hizmetleri için sayfalar açtık. Ve Risale-i Nur hizmetlerinin geniş daire faaliyetleri noktasında ve benim de hayatımda yeni bir devre açılmış oldu.