1.SEZON 3.BÖLÜMAİT OL(A)MAYAN ADAM : Kuyucaklı YusufAİDİYET SORUNSALI :
Dünyada baş edilmesi en zor duyguların başında yalnızlığın geldiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Beterin de beteri var der gibi olacak ama; maalesef evet, yalnızlıktan çok daha zor bir durum var: AİDİYETSİZLİK.
Yalnız olan kişi, diğer insanlardan ve dış çevreden izole haldedir ancak ait olduğu ya da farklı bir ifadeyle insanın dönebileceği bir yer/istikamet vardır: Kendisi/Kendi İçi. Ancak Aidiyet Sorunu yaşayan kişilerin gideceği herhangi bir yer veya bir yön bulunmamaktadır; böyle insanlar, hem dışarıda ait oldukları bulunmadığı hem de sürekli kendi içine sürekli iç çatışmalar yaşadığı için ruhlarının içi harp meydanı gibidir; dolayısıyla içeride hep bir süregelen kaos ortamı olduğundan dolayı böylesi insanlar, iç dünyalarında aynı bir evsiz gibidir; bütün kapıları çalan evsiz bir kişinin kimse kapısını bana açmıyor, üzerinde yürüdüğüm sokak ve kaldırımlar bile beni sanki üzerinden silkeleyip atacak gibi bana davranıyor bari ben de kendi içimdeki kapıyı çalayım oraya sığınayım dediğinde o kapının da açılmadığı durumu gözünüzün önüne bir getirin... Hayal ettiğinizde böyle bir durumun vehameti sizi biraz ürpertmiş olsa gerek.
Sabahattin Ali'nin, Kuyucaklı Yusuf ile kastettiği şey, bu bakış açısıyla biraz daha berraklaşmış oluyor. Anlayacağınız Sabahattin Ali, çok fena yerden konuyu yakalamış, kalemi de yakaladığı yerden tutmuş ve affetmemiş; usta ve orjinal yazarlar, tam da buralardan kendilerini mutlaka belli ederler zaten. Bu, ayan beyan ortada duran, tartışılmasına hiç gerek duyulmayan bir ustalığın alâmet-i fârikasıdır.
İncelemeyi yavaştan derinleştirelim o halde…
İnsanın kendi iç dünyasından, hayatta yaşadıklarından, öğrendiklerinden ve keşfettiklerinden yaptığı çıkarımlar, o kişinin iç dünyasına bir bebek gibi doğar ve o kişiyle birlikte büyür. Unutulsa da duygusu kalır ve ömür boyunca o duyguları, istese de söküp atamaz içinden; ipuçlarından tekrar tekrar keşfedilir.
Kuyucaklı Yusuf, küçük yaşta anne-babasını elim bir eşkıya katliamı sonucu kaybetmiştir. Anne babasının cesetlerinin yanında Kaymakam Bey tarafından bulunur ve sahiplenilir. Artık içeriden girebileceği bir kapısı/evi vardır; ancak Aidiyet Sorunsalı'nı tüm ömrü boyunca kendi ruhunun derinliklerinde bir iç çatışma olarak yaşayacaktır. Kuş uçmaz kervan geçmez, atıl halde bırakılmış bir köyden sahiplenilerek kasabaya getirilmiştir. Tam da bu noktada; ilkel özünden koparılmış böylesi atıl halde bırakılmış bir köy ortamından medeni olarak tabir edilen(!) eğitimli insanların/devlet kurumlarının/katbekat yetkin yaşamların olduğu kasabaya taşınan bir karakter olarak karşımızda durmaktadır. Yusuf’un geldiği yere, davranışlarındaki yabaniliğe, içinde koruduğu ilkel özüne baktığımızda; Yusuf’un incelememin en başında bahsettiğim Soylu Vahşi kavramına/profiline birebir uymakta olduğunu görüyoruz: Bu karakter yapısı, ideal bir insan olarak düşünülmüş, medeniyet tarafından yozlaştırılmamış** özünde olması gereken tüm insani değerlere sahip, hiçbir lekesi, günahı olmayan tertemiz, saf, ilkel bir insan profilinde karşımızda durmaktadır, #k:163840.
Yusuf, kör cahildir; okumaya ve özellikle de kitaplardan hayatı öğrenmeye karşı hep mesafeli duruşu vardır. Romanda da bu özelliği tasvir edildiği şekliyle; okuma eylemi zar zor gittiği okulunda kendisine zorunlu olduğu için dayatılan mektep kitaplarıdır. Okulda verilen zorunlu kitaplar dışında eline kitap almışlığı yoktur. Yontulmamış, en odunsu, kaba-saba haliyle gezinir. Ancak bu haliyle bildiğimiz klasik cahil profili aklınıza gelmesin; Yusuf’un durumu bambaşkadır; onda değme okumuş, eğitimli insanlarda olmayan asil bir bilgelik, soylu bir sezgi gücü ve karakter vardır. Çünkü bu yüksek nitelikli, yüksek kalibreli bir kişilik öyle eğitimle falan elde edilecek tarzda bir şey değildir. O, Soylu Bir Vahşi'dir. İncelememin en başında bahsettiğim gibi; o, Jean-Jacques Rousseau'nun , Montaigne'nin ve Magellan ile aynı gemide seyahat eden Ünlü Gezgin Antonio Pigafetta'nın takdirine mazhar olmuş, Soylu Bir Vahşi'dir.
DOĞAYA DÖNÜŞ :
Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf eserinde doğayla bütünleşmiş fiziksel ve ruhsal tasvirlere sıkça rastlıyoruz. Ruhun en buhranlı zamanlarında Doğaya Kaçış/Doğaya Dönüş teması çokça işlenmiş romanda. Çocukluğunda eşkıyalar tarafından barbarca katledilmiş olan anne-babasının cesetlerinin yanından alınıp sahiplenilen, kuş uçmaz kervangeçmez atıl halde kalmış yaban hayatı yaşanılan bir köyden alınıp daha modern medeni olarak tabir edilen (!) kasabaya gelen Yusuf, kasabada derin bir yalnızlık çekmektedir. Yusuf’un özü, vahşi tabiat yasalarının hüküm sürdüğü, ilkel - yaban hayat olarak tabir edilen köyü, onun habitatı (yaşam alanı) dır . Ancak şartlar - vicdanlı bir devlet adamının (cici babasının) insani bir refleksiyle - o ilkel yaşam alanından alınmasını gerektirmiştir. Küçük Yusuf, tabiri caizse yaban hayvanından az biraz hallice bir insan formundadır. Küçük Yusuf, vahşi doğasından alınmış bir yaban hayvanı misali kafese konulmuş, hiç de alışık olmadığı kendine - tamamen bambaşka gelen - bambaşka bir ortama getirilmiştir; vahşi ortamdan gelmiş bu yaban hayvanının kafesinin kapakları açılıp da dışarı ilk adımını attığındaki o şaşkın bakışları, etrafını garipseyen tavırları, ürkek refleksleri, daralmış ruhunun tabiatı tamamıyla Küçük Yusuf’ta da gözlenmektedir. Sabahattin Ali, usta kalemiyle bu kısımları çok canlı tasvir etmiş.
Doğduğu o atıl kalmış ilkel yaban hayat olarak tabir edilen köyü yerine yeni yaşam alanı (habitatı) olan kasabada yaşamak ve oraya adapte olmak zorundadır. Kasabada karşılaştığı sahte ilişkiler, çarpık düzen, içi bozuk toplum düzeninden oldukça bunalan Yusuf’un ruhu ne zaman daralsa kasabanın dışındaki doğanın herhangi bir köşesine kendini atıverir; burası onun huzur bulduğu, kendini evinde hissettiği şefkatli bir ana kucağı ve hatta öz evlâdına her zaman kapısı açık olan bir baba ocağı gibidir. Doğa, rahminden çıktığı öz anasıdır; kanatlarının altına girdiği, sırtını dağa taşa yaslar gibi dayadığı, ocağına sığındığı öz babasıdır, Kuyucaklı Yusuf için. Romanda çok daraldığı zamanlarda doğaya kaçtığı anlarda geniş bir ağacın gövdesine sırtını yasladığı sahneler, tam olarak baba şefkatiyle doğaya bakış perspektifi teşkil etmektedir. Bir ağacın gövdesine (öz babasının sırtına) dayandığı zaman gerçek anlamda nefes aldığını hisseder. Romanda Sabahattin Ali, özellikle edebi lezzetin had safhaya çıktığı bu tür doğa betimlemelerinde kaleminin zirvesine çıkmış, usta kalemini konuşturmuştur. Roman yazarı karakterinin bir devamı olarak Sabahattin Ali‘nin doğa unsurlarını karşıtlıklar halinde bir bütünsellikle sunarak metaforlar silsilesi halinde okurunun önüne sermektedir: Köy ve Kasaba özellikle çok yoğun kullanılmakta birlikte; insan tavır ve davranışları üzerinden Suni (Yapay) – Doğal ve Yozlaşmışlık ve Saflık/Masumiyet kavramlarına sıkça rastlıyoruz. Bir Soylu Vahşi için kasaba bir gurbet gibidir; kafesinden şehre salınmış bir yaban hayvanı gibi etrafına yabancı ve ürkek gözlerle bakarak hep gerginlik ve daralmış/sıkışmış bir yaban hayvanı tabiatıyla kasaba insanlarının arasında gezinir gibidir sanki. İlkelden medeni hayata yani köyden kasabaya geçen Kuyucaklı Yusuf, bu yeni düzene ayak uyduramamış, orada ezilmiş, horlanmış ve en sonunda da çareyi ilkel özüne/ kendi doğasına dönmekte bulmuştur. Ancak bu dönüşün bir anlamı vardır; bu, bir Başkaldırı'dır. Romanın finali, dağa çıkma eylemiyle sonlanır. Dağa çıkma eylemi, bir eşkıyalık ya da bir asi tutum değil, medeni hayat olarak tabir edilen tabiata ve onun ahlâkı bozulmuş insanlarına bir tepki ve hatta karakteri bozuk medeni hayattan ve insanlarından bir kaçış olarak düşünülmelidir. Bir İlkel Özüne/Evine Dönüş yani Doğaya Dönüş tür.
Tüm bu bahsedilenler, romanda sanki bir Kafkaesk habitatı andırır. Hemen hemen her yazarın mutlaka bir parça feyz aldığı Franz Kafka, Sabahattin Ali'yi ve dolayısıyla da Kuyucaklı Yusuf romanının ruhuna bir balyoz gibi çakmıştır o meşhur Kafkaesk etkisini.
Peki, Franz Kafka , bu romanın neresinde?
Bu kısmı, aynı bir hap gibi verip çekirdek düşünceyi açıklayıp bir arkadaşa bakıp hemen çıkacağım.
KAFKAESK ETKİLER:Franz Kafka’nın ve Kuyucaklı Yusuf’un ÇemberleriKafka‘yı Anlatan En İyi Cümle:
‘’Franz Kafka, bir gün pencereden bakarak, binaları arkadaşına gösterir. Lisem, üniversitem, bürom, tüm yaşamım bu çemberde geçti diyerek, havada çemberler çizmeye başlar.’’
* * *
İşte, Kuyucaklı Yusuf'un da aynı Kafka gibi içinde sıkışıp kaldığı, Franz Kafka'nın bahsettiği o çemberlerinden vardır. İlkel hayatındaki o ilk çember, doğduğu ve ana-babasını kaybettiği köyüdür. Oradan bir devlet eli tarafından çekilip çıkartılır ancak bu sefer de ilkel özüne aykırı başka bir çemberin (kasabanın/medeniyetin) içine konulur. Yusuf, ruhu her daraldığında o içine konduğu yeni çemberinden (kasabadan) çıkar, doğanın içine karışır, sırtını koca bir ağacın gövdesine dayar, nefes aldığını hisseder, orada huzur bulur. Bu ağacın gövdesi, onun gittiği çemberlerden biridir.
İlk çember: Doğduğu köyü – yani hayatın ona daha ufak yaşlarda ilk tokadını vurduğu yerdir.
İkinci Çember: Kasaba - yani, medeni (!) olarak tanımlanan ama içi küflenmiş, insanı yozlaşmış, tiksinti veren ahlâksız insan sürüsüyle dolu olan yerdir.
Üçüncü Çember: Tabiat – yani tüm tiksinti veren bozulmuşluklardan kaçmak için sığındığı/ özünün ait olduğu mekân – doğa/tabiat ana – dır. Yani, saflık, doğallık, masumiyet ve iyiliğin olduğu o cennetvari yer.
Atını alıp sürekli çemberler arasında koşturmaktadır. Sanki arkasında katili tüfeğiyle onu koşturmakta o da atını son sürat koşturup ondan kaçarcasına orayı terketmektedir. İşte doğaya doğru atını böyle sürmektedir, Yusuf. Bir çemberden kaçış bir diğer çemberin içine girişler arasında tüm roman kurgusu ilerlemektedir.
Eğer Kuyucaklı Yusuf, yontulmaya bünyesi uygun olsaydı ve bolca kitap okumayı seven biri haline gelseydi muhtemelen Kafkaesk bir etki ile şu cümleyi kurardı:
‘’ Kuyucaklı Yusuf , bir gün Muazzez’i yanına alır ve atıyla tepeye tırmanarak Muazzez’e tepeden aşağısını gösterir: Burası benim kasabam , burası zar zor ite kaka gittiğim okulum, burası sürdüğüm zeytin tarlası , burası da daraldığım zamanlarda kaçıp sırtımı yasladığım koca ağaç, bir de doğduğum yer var ama bu tepeden orası gözükmüyor. En ileride şuralarda bir yerlerde olsa gerek der ve havada çemberler çizmeye başlar.’’
* * *
Yusuf’un adaptasyon sorunu sadece fiziksel çevresiyle sınırlı değildir elbette; bir başka adaptasyonu sorununu da iş hayatında yaşar. Sabahattin Ali'nin ruhsal çözümlemeleri ve psikolojik tahlillerindeki yeteneğinin kaleminin ustalığıyla harmanlanmış haline cümlelerinde bu kısımlardaki satırlarında da sıkça rastlıyoruz. Okumak ve çalışmak ile ilgili sürekli dikiş tutturamayan bir hali vardır. Elinin tutabileceği tarzda yontulmamış odunsu yapısına uygun kaba-saba işlerde çalışmayı aklından geçirse de ustalarının sürekli azarlayan tavırlarına katlanamayacak yapıda olduğunu da bilir; o işlere de bulaşmaz. Kuyucaklı Yusuf, ilkel bir tabiatın adamıdır; tarlayla zeytinlik işleriyle uğraşır; ancak oradan da tatminkar bir gelir elde edemez. Bu işler, Anadolu’da çoğu köylü için zaten ana iş değil belini doğrultmaya yardımcı olan bir ek gelirdir sadece. Velhasıl elinde bir işim var diyebileceği sahiplenebileceği bir işi de yoktur. Bu durum, hem dışarıdan insanların gözüne; hem de içeriden kendisine oldukça sırıtmakta, oldukça canını sıkmakta, terk-i diyar etme dürtüsünü kamçılamaktadır. En sonunda Kaymakam Bey’in kızını kaçırıp kendine alınca Selahattin Bey ciddi bir aksiyon almak durumunda kalır; lakin artık Yusuf’un eli ekmek tutmalı karısını, evini geçindirebilmelidir. Yıllardır çizgisini bozmayan, kimseye boyun eğmeyen, eşi dosta makam vermeyen adaletli dürüst bir devlet adamı olan Selahattin Bey, iş bu noktaya gelince bu çizgisinden taviz vermek zorunda olduğunu görüyoruz. Bazı insanlar, istediği kadar çizgisini koruma gayretinde hayata karşı dirense de maalesef bazen hayat o çizgiyi çarşaf gibi ite çeke bir şekilde bozmak zorunda kalıyor. Kaymakam Selahattin Bey için ayrı bir ilerleyen özel bir başlık açıp ilerleyen bölümde fazlasıyla bahsedeceğim.
Devam edelim...
Kaymakam Cici Baba Selahattin Bey’in tahrirat katibi olarak Yusuf’u yanına aldığı zaman - işinde ilk gün koltuğa oturduğu kısımlardaki - psikolojik tahlilleri ve davranışlarının tasviri Sabahattin Ali'nin usta kalemiyle harikulade yapılmış. Belki de Sabahattin Ali sadece 2-3 cümle ile bütün bir roman karakterini anlatmış adeta. Şu tahlili okuyunca insanın gözüne direkt sahne geliveriyor. Kalemin ustalığı böyle olsa gerek; Şu tahlilin güzelliğine bakar mısınız?
’’Yusuf'un başı döner gibi oldu, gözlerini kapadı. İskemleyi yakaladı ve el yordamıyla oturdu. Nerdeydi? Buraya ne yapmaya gelmişti? (...) Bu odada her şey ona,bilmediği bir dinin mabedine giren bir adam gibianlaşılmaz ve korkunç görünüyordu.’’
Kuyucaklı Yusuf'un özellikle okurken denk geldiğim başka bir kısmı beni üzerinde çokça düşündürdü; bunu başka bir alt başlıkta ele almak gerekir; direkt kitaptan alıntıyı ana başlık olarak açıyorum:
‘’Dünyada mektep kitabından başka bir şey okunabileceğini bilmiyordu.’’_ sayfa 88
Bu alıntı hakkında biraz durup düşünmek gerekir. Kuyucaklı Yusuf'un eline mektep kitaplarından başka (o da zorunluluk olduğu için) kitap almışlığı yoktur. Dünyada aydınlanma süreci matbaanın icadı ile başlamış; Johannes Gutenberg’in ahşaptan yaptığı matbaa bilgiyi merkezdeki otoritenin (Kilise’nin) tekelinden almıştır. Basılan her kitap cesur sorular sorabilen, sorgulayan, araştıran, irdeleyen, bir bit yeniği arayan insanlarla dolup taşar. Bu yeni sistem, Şüpheci İnsan Modeli'ni artık üretmeye başlamıştır. Bilgi, artık kayıt altına alınıp kitap halinde çoğaltılabilir ve çok kısa sürede çok sayıda basılarak çok geniş kitlelere ulaştırılabilir hale getirilmiştir, en büyük katkısı ise bu sayede kitaplar belli bir elit zümreye ait olmaktan çıkıp daha geniş kitlelere ulaşmaya başlayınca tabandan tavana bir destek bularak yukarı yönlü çıkışa geçmiş, aydınlanma sürecine girilmiştir. Bilginin yayılması ve daha çok insan ile buluşması, okur-yazar sayısının artmasını sağlamış ve bilim teknoloji endüstride devasa bir ilerleme sağlanmıştır. Bilginin gelişimi başka bir şeylerin boşluğunu doldurmaya başlamıştır bir kere; önce buharlı gemiler ardından büyük sanayi devrimi büyük bir güç boşluğunu doldurur. Günümüzde ise internetin apayrı bir ekonomi modeli olduğunu görüyoruz. Elbette o da diğerleri gibi bir şeyin boşluğunu doldurmuştur: Mesafe Boşluğu. Belki fütürist bir yaklaşımla uzak bir ön görü – uzgörü ile – şunu söyleyebiliriz ki; insanın zekâ boşluğunu da belki de ileride makine öğrenmesi Düzensizliğin İçindeki Düzeni bularak dolduracaktır.
En başından tekrar konuya bakarsak; Günümüzde kökleri yine matbaanın icadına kadar giden bir süreci kapsamakta olduğunu görüyoruz; Veri Mülkiyetine Dayalı Yeni Dünya Düzeni ve bir sonraki ilerleyen safhalarda büyük ihtimalle bencil gene sahip üst-insanımsı varlık (!), bunu Bilginin Diktatörlüğü ne ç(e)virecektir. Başka bir incelemenin konusu bu.
Tamam da bu konunun Kuyucaklı Yusuf ile ne ilgisi var?
Evet, kitap insanlığın medenileşmesine aydınlanmasına vesile olmuştur, özellikle bilim-teknoloji açısından. Ancak genetik aktarımla süregelen insanın taşıdığı bencil gen, ne kadar okunursa okunsun kitabın bir tesir göstermediğini kanıtlamaktadır. Yusuf, belki de bu yüzden okul hayatında mektep kitapları dışında ( o da zorunlu olduğu için ) başka bir kitap eline almak istememiş, kitaba el sürmekten imtina etmiştir. Aslında oldukça ilkel görünen bu adam, medeniyet ve ilerleme adına hiçbir şeye tenezzül etmemekte ve buna karşı özünü korumak adına ciddi bir direnç göstermekte olduğunu görüyoruz. Bu perspektiften bakıldığında belki o Soylu Vahşi günümüz insanı olan Soysuz Medeni olan günümüz insanlarından çok daha gerçekçi ve omurgalı bir duruş sergilemiştir diye insana düşündürüyor açıkçası.
Bu konu, çok su kaldırır . . . Şimdi burada bu konuyu kesmezsem konu bütünlüğü dağılmış olacak. O yüzden burada kesiyorum.
1.Sezon 4.Bölümden devam edebilirsiniz 👉🏻 #255566419