·268 syf.····Okunma: 18 Şubat 2025 17:51 Bugün incelemesini yapacak olduğum kitap ömrümden ömür yiyen ve uzun bir süre Türk klasiklerinden uzak durmama neden olacak bir kitap. Türk edebiyatının ilk başarılı psikolojik eseri sayılan Eylül... Binlerce kişi tarafından okunulan, önerilen, hakkında incelemeler yapılan, okullarda okutulan bu kitabı dilerseniz bir de benden dinleyin. Arkanıza yaslanın, uzun bir inceleme olacak.
Eylül gerçekten kült bir eser olmayı hak ediyor mu?
Kitap Süreyya, Suat ve Necip isimli üç karakterimiz arasında dönüyor. Süreyya (erkek) ve Suat (kadın) evli bir çift ve Necip de aile dostları. Süreyya bulunduğu ortamdan son derece bunalmış bir haldeyken bir nevi tatil niyetine karısı Suat'la bir yalıya taşınıyorlar ve sonra dostları Necip de onlara misafir olarak geliyor. Süreyya ve Suat mutlu ve hallerinden mesut bir çift. Necip ise kadınlara güven olmayacağını düşünen biri ve dolayısıyla evlenmeye hayatı boyunca hiç yanaşmamış. Ancak yalıda bulunduğu süre zarfınca Süreyya ve Suat'ın ne kadar mutlu olduğunu görüyor ve acaba, diyor, acaba gerçekten böyle mutlu evlilikler mümkün mü? Cidden Suat gibi melek kadınlar da var mı? Ve bu şekilde başta çiftin mutluluğuna, ardından Suat gibi birinin hayaline ve en sonunda ise Suat'a aşık oluyor.
Yorumuma geçmeden önce çok içtenlikle söylemek istediğim bir şey var. Allah belanı versin Necip, sevgiler <3
Bu kitabı okuma nedenim edebiyat okuma sınavımı bu kitaptan olacak olmamdı. Bana bu kitabın denk düştüğünü duyan arkadaşlarımdan biri öyle bir kitap ki kaldığın yeri kapatıp başka bir yerden devam etsen de değişen hiçbir şey olmuyor demişti. O kadar haklı ki... Kitabın doğru düzgün bir olay örgüsü yok. İki yüz küsür sayfa boyunca boğucu betimlemeler, asla umurumda olmayan ve nefret kustuğum karakterlerin ruhsal tasvirleri ve Necip ve Suat'ın o "mükemmel aşkları"nın düşünceleri dışında hiç bir şey yoktu. Ne doğru düzgün bir olay örgüsü, ne mantıklı bir sahne ya da elle tutulur herhangi bir şey. Boş edebiyattan başka bir şey değil.
Edebiyat öğretmenime biraz kötüledim kitabı. "Ama bak ruhsal tasvirleri, betimlemeleri dehşet iyi," diye susturdu beni. Yani? Yazım dili güzel olan her kitabı öpüp alnımıza mı koyacağız? O zaman içinde tacizi, aldatmayı, yozlaşmayı, savaşı, soykırımı destekleyen ama yazım dili güzel olan kitapları eleştirmeyecek miyiz? Daha önce internette bir editörle yapılan bir röportajı görmüştüm, editöre iyi bir yazım dili mi, iyi bir konu ve içerik mi diye soruyorlar ve direkt içerik diyor. Çünkü yazım dili zaman içinde geliştirilebilir ama bana kalsa bir yazarı çağdaşlarından ayıran edebi dili değil hayal gücüdür. Bu kitapsa direkt Fransız edebiyatının -o zamanın modası yasak aşk- kitaplarından kopyala yapıştır bir konuya sahip. Adam sadece karakterlerin isimlerini değiştirmiş. Ve o kadar emin olarak şunu söylüyorum ki bu kitap günümüzde herhangi bir wattpad yazarının elinden daha zayıf bir edebi dille çıkmış olsaydı her yer gömme incelemeleriyle dolardı.
Ama söz konusu bir "Başyapıt" bir "Klasik" olduğunda her şey normalleştirilebilir, değil mi? Klasiklere düşük puan mı verilir canım, klasiklere düşük puan veren o kitabın konusu anlamamış bir salaktır o kadar.
Ve bu incelemede en çok yakınacağım noktaya geldik. Sırf ünlü, çoksatan veya klasik diye iğrenç kitapları normalleştirmeye ve göklere çıkarmaya ne kadar daha devam edeceğiz? Günümüz kitaplarını şimdilik es geçiyorum çünkü onlara yeterince laf atılıyor bence ama klasiklere sıra gelince herkes suspus oluyor. O yüzden ben avazım çıkana kadar bağırarak birazcık da klasik gömmek istiyorum.
Kitabın tek teması ve olayı yasak aşk, ah ah dram. Tam da halkça sevdiğimiz türden. Kadınları aşağılayan onlarca cümle... Salak erkekler ve daha nicesi. Rahatsız olduğum noktalardan hızlıca bahsetmek istiyorum.
1) Necip: Necip ilk psikolojik eser diye bipolar gibi davranmaya mı karar vermiş anlayamadım. Tam bir kadın düşmanı. Gördüğü kadınla ilişki yaşayıp bir bağlılık, bir ilişki bekliyor, aksi olunca da "Ah Yarabbim bütün kadınlar cadı, şirret, Delilah, tek istedikleri aldatmak, biz zavallı erkeklerle oynamak" falan filan diye oturup zırlıyor. Kitabın bir kısmında Suat'ın Süreyya'ya olan bağlılığına hayran oluyor, ardından ortaya başka genç bir eleman giriş yapınca "Ay Suat sen de mii? Sen de mi aldatıyorsun" havalarına giriyor. Aynen adamım, kadınların işi gücü yok da karşılarına çıkan her adama sarkıyorlar mala bak. Ha bir de komik olan Suat'tan böyle şüphelenip ona okumadığı bela kalmıyor ama ilerleyen sayfalarda Suat ona olan aşkını belli etmiyor diye de saydırıp duruyor. Dediğim gibi tam bir bipolar, otuz değil on beş yaşında ergen bence. Gebersin.
2) Cinsiyetçi söylemler: Klasiklerde çokça rastladığımız bir durum aslında. Bunu bir eleştiri olarak sunduğunuzda ama o zamanın bakış açısı zihniyeti böyleydi cevabını alıyorsunuz. Kardeşim ben ilk defa klasik okumuyorum ve kadınlara karşı iki farklı bakış açısı görüyorum. Biri bu kitapta olduğu gibi onları sadece iğrenç varlıklar olarak tanımlamak, diğeri ise kadının toplumdaki yeri üzerine. Günümüzde durum her ne kadar farklı olsa eskiden kadınların çalışması doğru bulunmuyordu, bir adam eşine bakmakla yükümlü tutuluyordu ve klasiklerde de bu olayı bolca görüyoruz (aslında günümüzde de var ama eskisi kadar hakim bir düşünce değil bence). Kadınlar narin varlıklar falan filan.
İkinci düşünce o dönemin zihniyetidir. Belli bir yere kadar kabul edilebilir belki ama ilk düşünce cinsiyetçilikten başka bir şey değil. Bir dahaki sefere neyi görmezden gelebileceğinize karar verirken bu ayrıma dikkat edersiniz artık (serzeniş KLASİKLER DIŞINDA KİTAP YOOĞK okurlarına).
3) Aşk: Aşkmış... Aşkınıza tüküreyim. O kadar cringe bir kitap ki yani nasıl anlatırım bilmiyorum. Tüm karakterler ergen. Kadınlara karşı kusulan bir nefret var. Nefret kusulmayan tek kadın evin büyük hanımefendisi, neden? Çünkü o da kocasının tüm hiddetine ve öfkesine rağmen uysal duran biri. Kadınların tek derdi de erkekleri ayartmak, onların duygularıyla oynamak. Tabii canım başka işim gücüm yok. Her gün camdan dışarıyı izleyip adamlara kaş göz yapıyorum ben(!) bilmiyor musunuz yoksa?
İnşallah mezarında ters dönersin Mehmet Rauf. Tövbe tövbe geldiğim noktaya bak.
Sırf klasik diye normalleştirmeler görmekten bıktım. Ahlaksızlığı, yozlaşmayı, cinsiyetçiliği... Bir yasak aşk durumunda olay araştırılmadan direkt kadınların suçlanmasını (erkeği hipnotize etmiştir cnm erkekler sütten çıkmış ak kaşık sonuçta) ve daha nice saçma sapan şeyi okumaktan yoruldum. Okullarda kült eser diye saçma sapan şeylerin okutulmasından yoruldum. Türk edebiyatından yoruldum, öğretmenlere bunları anlattığımızda bizi susturmalarından yoruldum. Konuşma sınavımda da bu incelemedeki düşüncelerimden bahsetmezsem ben neyim.
Tavsiye kısmını açmamıza da hiç gerek yok bence.