"Artık çok geç." Ne çok kullandığımız bir cümle değil mi? Bazen o kadar yanlış üst üste geliyor ki içinden çıkamayacağı bir hayatı yaşarken buluyor insan kendini. Sanki neresinden tutsa elinde kalacak, dokunsa daha kötü olacak gibi. Dokunmaya dokunmaya yıllar geçiyor. Bir acı "bin" bir ömür "hiç" oluyor. Şems-i Tebrizî'ye atfedilen bir söz var: "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir, diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?" Dokunmalı, darmadağın etmeli yanlış giden ne varsa! Geriye yaşanmamış bir hayat, geç kalmış pişmanlıklar bırakmamak için. Bir akım var, "Yeniden 20 yaşımda olsaydım," diye. youtube.com/shorts/Lt5na3RC...
"Her insan okunacak bir kitap gibidir."
Geçmiyor:
Aile yaraları geçmiyor.
Çocukluktan gelen travmalar geçmiyor.
Annenin bıraktığı yaralar, babanın eksikliği geçmiyor.
Çocukluk bir yumru gibi takılı boğazımızda, ne zaman yutkunmaya kalksak varlığını hissediyoruz.
Ellerimizle kurduk sanıyoruz yaşadığımız hayatı. Ve yine sanıyoruz ki bütün tercihlerimiz bizim. Freud gülüyor usulca, "Özenle kurduğun binanın temeli çocukluk taşlarıyla örülü, onlar ne kadar sağlamsa sen de o kadar sağlamsın." En ufak sarsıntıda hissediyoruz bunu. "Kabuğu soyuldukça acıyanlar, en çok çocukluk yaraları değil mi," diye soruyor Nermin Yıldırım, bazı sorulara cevap bile veremiyor insan. Ve Nilgün Marmara, "Sevinçten çok acıdan dokunmuş çocukluk giysileri..."
"Çocukluğumda masal bile dinlemedim ben."
Ben dedemden dinlerdim mesela. Elektrikler yoktu, gaz lambasında alev titrerdi o masalını anlatırken, sular yoktu, pınardan doldurur gelirdik. Annem yoktu, babam yoktu hâlâ yaşıyorlarken hayatta. Şimdi varlar, ben çocuk değilim ama. Radyoda güzel şarkılar çalardı çoğunu anlamadığım, iri iri pilleri vardı bitmesin diye dua ettiğim. Bir yayla eviydi, çardağından bakınca İstanbul yolu görülürdü kilometrelerce uzaktan. Geceleri oturur giden arabaları sayar birbirleriyle yarıştırırdım. Kaç araba saydım bilmiyorum. Hâlâ ne zaman mutsuz olsam bir şeyleri sayarım. O günlerden kalma olsa gerek. Tıpkı "Âlâ" gibi.
Âlâ demişken, hikayemizin başkahramanı.
"Pek yüce" isminin anlamı, "çok nefis".
Kendi bir o kadar çirkin,
Öyle suskun,
Kırk kilolarında,
Eski elbiseli, eski yaralı...
Yıllar çok şey alıp götürmüş, hiçbir şey getirmemiş gibi.
"Kadınlar var oldukları günden beri çok acı çekmişler." Ama onunki bir başka sanki... Annesi tarafından öldürülmüş, babası tarafından gömülmüş, yeniden annesinin vücudunda doğmuş gibi. Ne kendine ait bir sesi var ne bedeninin sahibi. Yolda görseniz yok sayacağınız, belki tiksinerek bakacağınız insanlardan. Hayattaki dönüm noktalarına inanır mısınız? Her Külkedisi gerekli dokunuşla bir prensese dönüşür mü yoksa böyle şeyler masallarda mı olur? Masal dinlemeden büyüyen çocuklar inanır mı hayattaki masallara?
Onlarca roman okusam bu kadar seyahat etmezdim sanırım. Onlarca insan tanısam bu kitabı okumuş kadar olmazdım. Ne yolculuktu ama! Âlâ'nın ruhuna uzanırken Hitler ve Freud'da buldum kendimi, onların mücadelelerinde! Genç Firavun Tutankamon'un esrarıyla boğuştum. Çariçe Katerina'nın hayatına hiç bu şekilde bakmamıştım. Ve Eva Peron, diktatör ülke başkanının kadın, çocuk ve işçi hakları için mücadele eden eşi. Oğuz Atay misali, seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda, şimdiki yaşımda hayata gözlerini yuman kadın: tr.m.wikipedia.org/wiki/Eva_Per%C3...
İnsan kadar hayal kırıklığı var dünyada,
İnsan kadar umutsuzluk,
İnsan kadar yara...
Yarası yarasına denk düşeni seviyor insan.
Yarası yarasına denk düşende sorguluyor kendi hayatını.
"Onlar yaptıysa ben de yapabilirim," düşüncesi bu kitaplara itiyor bizi belki de. Bu da bir umut değil mi?
Belki bizim içimizde de bir prenses var.
Ruhumuzda bir prens saklı belki de.
İçini açmadan görebilir miyiz istiridyenin içindeki inciyi?
Biz açamıyorsak hayatımıza dokunan biri açacak, ya da bir kitap?
Olamaz mı?
Kim bilir...
Bu satırları okurken içimde derin bir yankı uyandı. Özellikle çocukluk yaralarının ve '"artık çok geç"' düşüncesinin ne kadar yaygın ve yıpratıcı olduğunu bir kez daha hissettim. Âlâ'nın hikayesi, görünürde umutsuzluğun dibinde olan bir insanın bile içinde saklı kalmış bir cevherin olabileceğini fısıldıyor sanki.
Hayatımıza dokunan bir elin ya da bir kitabın, o istiridye kabuğunu aralayarak içimizdeki inciyi ortaya çıkarma potansiyeli ne kadar da umut verici. Belki de en büyük yanılgımız, kendi kabuğumuzu kendimiz açmaya çalışmak ve başkalarının şefkatli dokunuşundan kaçınmak. Ya da belki de doğru zamanı bekleyen nice "'inci'" vardır içimizde, yeter ki umudu kesmeyelim ve "'kim bilir"' demeye devam edelim..
Artık çok geç demeden önce durup Âlâ' nın hikayesini mutlaka okuyacağım.🤗 Emeğinize sağlık Mikail Balcı