Gönderi

[2.BÖLÜM] Bir Aile Sagası Üzerinden İnsanlık Tarihi ve Kolektif Kader Çözümlemesi Yüzyıllık Yalnızlık romanı, bir Aile Sagası’dır hatta aile sagasının postmodernist parodisi gibi durmaktadır. Aile sagası, bir ailenin birkaç kuşak boyunca yaşadıklarını anlatan geniş zamanlı hikâye türüdür. Bir ailenin kuşaklar boyu süren yükselişini, çöküşünü, sırlarını, ilişkilerini ve kader döngülerini anlatan yapıtlar için kullanılır. Bir aile sagası, sadece bireyleri değil, o bireylerin ait olduğu toplumsal sınıfı, kültürü ve tarihsel dönemi de anlatır. Bir ailenin hikâyesi üzerinden bir ülkenin değişimi, bir dönemin ruhu ya da insanın değişmeyen doğası işlenir. Gabriel Garcia Marquez’in başyapıtı olan Yüzyıllık Yalnızlık da Kolombiyalı Buendía Ailesi’nin yedi kuşaklık öyküsünü anlatmaktadır. Daha önce Thomas Mann’ın Buddenbrooklar ve Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’nı bu roman türünde okumuştum. Ancak Gabriel García Marquez’in, Yüzyıllık Yalnızlık’ı elbette çok daha derin, çok daha boyutlu ve evrensel nitelikte. Diğer yazarların kitaplarını da beğenmeme rağmen Yüzyıllık Yalnızlık onlarla asla kıyaslanamaz bile. Aile sagalarında en başlarda bir çöküşün ve ölümün nefesini hissetmezsiniz. İlk başlarda herşey güllük gülistanlık başlar. Ancak en başından itibaren hep bir çöküşün ve sonunda da ölümün geleceğini sezgisel olarak hissederek okursunuz. Bu ailenin başına kesin bir bela gelecek hissiyle hafif mayhoş okutur böyle eserler kendini. Buddenbrooks ve Cevdet Bey ve Oğulları’nı da yine böyle bir hisle okumuştum. Nitekim bu romanın da kaderi böyle oldu. Aile sagaları, nesiller boyu aktarılan bir aile romanı olsa da aslında aileye eklemlenmiş tek tek tüm bireyler, bu türdeki bir romanın yıldızını parlatır. Gabriel Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık’ın ilk mütevazı provasını Albaya Mektup Yok romanı üzerinden yapmıştır. Albay’a Mektup Yok romanı, Yüzyıllık Yalnızlık’ın uzaktan duyulan ayak sesleridir. Bu romanda Marquez, Kolektif Kader nedir? Tek bir birey, tüm bir kıtanın insanlarının kolektif kaderini nasıl temsil edebilir? sorularının cevabını tek bir roman karakteri (Albay Karakteri) üzerinden vermeye çalışmıştır. Ancak Marquez sadece yüksek kalibreli büyük usta yazarların becerebileceği türden bir iş çıkartmış: roman karakterine (Albay’a), önce ülkesinin oradan da tüm kıtanın kolektif kaderini tek başına omuzlatmıştır. Albay’a Mektup Yok’ta provası yapılan bu büyük vizyonun yükünü ise Marquez tek bir bireyin – Albay roman karakterinin - omuzlarından alıp Yüzyıllık Yalnızlık’ta 7 kuşaklık Buendia Ailesi’nin omuzlarına yüklemiş, halef-selef değişimi olmuş, bu sayede bu roman bir aile sagasına dönüşmüştür. Önce bir aile ile başlayan bu roman, sonra bir grup insanın, toplumun, milletin, ülkenin ve aynı kıtanın insanlarının - sevinçleri, trajedileri, iyisiyle kötüsüyle birlikte yaşanan tüm deneyimleri ve kaçınılmaz neticeleri hep beraber göğüsleyen kalabalıkların - ortak kaderi, tek bir aile kurumu üzerinden nasıl anlatılır sorusu ve 100 yıl süren bir yalnızlığın cevabı olmuş, üçüncü dünya ülkeleri başta olmak üzere evrensel edebiyata düşkün geniş okur kitlelerinin iştahını kabartmıştır. Sıradan bir kasabalı ailenin serüveninden başlayarak evrenselliğe uzanan böylesi geniş bir yelpaze sunan kitap sayısı açıkçası çok da fazla bulunmuyor. Bunu da belirtmek gerekir. Yüzyıllık Kader Döngüsü’nün kapanması ne demektir? Bir tur atmış kısır zaman döngüsü, ne anlama gelir? Marquez, bu sayıyı 100 olarak belirlemiş. Ancak kaderin üstünde bir kader vardır ki Fasit Dairesi’nin içindeki yüzyıllık kaderi 100’er 100’er döndürür durur, o çemberin içinden çıkmak ise asla mümkün değildir. Buendia Ailesi’nin 100 yıllık serüveni, Latin Amerika’nın tarihsel yalnızlığını da yansıtır (sömürgecilik, iç savaşlar, unutuş) . Márquez için bu, sadece kronolojik bir zaman değil, insanlığın yalnızlık döngüsünün de bir metaforudur aynı zamanda. 100 yıl, tamamlanmış bir döngüyü temsil eder. Öyküde olaylar kronolojik olarak ilerlemez; sahneler birbirine dolanır, yerler değişse bile duygular aynıdır. Nesiller, bilinçdışı ya da kolektif bilinçdışı tarafından kendi döngüsüne hapsedilir. Her nesil, kendinden önceki neslin bilinçdışı mirasını tekrar eder. Aile sagalarında en önemli kişiler, romanın ilk sayfalarında ilk görünen kişilerdir (ilk anne-baba) . Çünkü devamı olan neslin tüm çocukları o anne-babadan ürerler. İnsanlığın ilk çıkış yeri (ilk üreme) olduğu için bir toplumun, milletin, ülkenin, kıtanın ve dünyanın başlangıcı konumundadırlar. Romanda Marquez bu misyonu, Jose Arcadio Buendia ve eşi Ursula Iguaran’ın sırtına yüklemiştir. İsim Etimolojisi’ne (kelimelerin soy ağacına) baktığımızda Jose Arcadio Buendia; José yani "Yahya" ; Arcadio yani "Arkadya", "Buendía" yani "iyi gün’’ anlamları olan ütopik bir insan ismi ile karşımıza çıkıyor. Roman kurgusu ilerledikçe bu kulağa hoş gelen ütopik ismin sahibi olan Jose Arcadio Buendia’nın bekaret kemeriyle sımsıkı bir şekilde kendini bağlamış olan öz kuzeni Ursula ile ensest ilişkiye girmesi sonucu tüm ailenin asli günahlarının da sorumlusu olan baş kişi olarak romanda yerini almış bulunuyor. O dönemdeki yöresel inanca göre; bu akraba evliliğinden bir domuz kuyruklu bebek doğacaktır. O bebek dünyaya geldiğinde ise tüm ırkın kökü kuruyacaktır. Böylesi bir kehanetin sonucunda ilk günah da işlenmiş olur. İnsanlık tarihinin ilk çıkış noktası olarak Jose Arcadio ve Ursula çiftinin, Adem-Havva ve işlenen ilk günahına bir telmih yapıyormuş gibi bir izlenim verebilir. Ancak ilk ve tek günah bu değildir; Jose Arcadio Buendia’nın başka bir suçu daha vardır: Prudencio Aguilar Cinayeti. Jose Arcadio, en yakın arkadaşı olan Prudencio Aguilar’ı namusuna dil uzattığı için öldürür. Ancak ölen adamın hayaleti sürekli etraflarında gezinmeye başlar. Bu arka arkaya işlenen iki günahın ve utancın lanetinin ardından yaşadıkları topraklardan göç etmek artık zorunlu hale gelmiştir. Romanın bu kısmı yine Marquez’in öz yaşamındaki gerçek bir olaya dayanıyor: José Arcadio ile Prudencio arasindaki düello sahnesi, Garcia Márquez'in dedesinin Barrancas adlı bir kasabada asker bir dostuyla tutuştuğu silahlı çatışmanın edebi bir versiyonu olarak karşımıza çıkmış burada. Eee, yazar olabilmek için sadece yetenekli olabilmek yetmiyor. Yaşadığın hayatın da biraz roman gibi olması, kalemine malzeme tedarik etmesi gerekiyor. Yine kendi öz ailesinden hareketle aynı Marquez’in gerçek hayattaki annesinin sömürge döneminde doğup büyüdüğü topraklardan dağlık bölgenin öbür tarafındaki Aracataca bölgesine zorunlu göç etmesi gibi Yüzyıllık Yalnızlık’ta da Buendia Ailesi’ni Macondo’ya taşır. Hz.Musa önderliğinde yapılan Mısır’daki kölelikten kurtulup özgürlüğe doğru bir yürüyüş, eski anlam, sistemden sıyrılmak ve kimliğini bulma adına Çıkışa Yönelme/Exodus’u, Macondo da Vadedilmiş Toprakları hatırlatan bir intiba bırakmaktadır. Lakin roman kurgusu ilerledikçe bu ilk akla gelen intiba sonradan değiştirmeye başlar; Tevrat’taki çıkış Tanrı’ya doğru iken Buendía’ların çıkışı ise insanın kendi şartlarıyla sıfırdan kurduğu Tanrısız bir cennete doğrudur. Ayrıca özellikle romanın ilk başlarında yoğunluklu olmak üzere dine karşı da mesafeli durmaktadırlar. Yeryüzünde cennete benzeyen bir yer kurmak isterler ancak bu cennet Tanrı’dan tamamen bağımsız, insan aklının ürünü olan bir ütopyadır. Daha çok kendi Exodus ’larını kendileri yapmış gibi durmaktadırlar. Hz. Musa’nın halkı Exodus’a yöneliş sonunda özgürlüğüne kavuşurken Buendía ailesi ise kendi yalnızlıklarının çölüne saplanır. Teolojik tabanlı bir okuma yaparsak; bu nedenledir ki Yüzyıllık Yalnızlık’taki çıkış (Exodus) — kurtuluşun değil, yalnızlığın başlangıcıdır. Akıl ve Keşif ruhunun önderliğinde Kolektif Kurtuluş adına çıkılan yolda Kolektif Yalnızlığa – romana adını veren yüzyıllık yalnızlığa - mahkum olmuşlardır. Sonraki bölüm ▷ #300919919
Edebiyat
·
103 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.