Gönderi

Biriktirdiğimiz hayalleri bozdurabileceğimiz bir ada var mı?
10/10
·196 syf.··
Beğendi
·
2020 75. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 27 Aralık 2020 20:59
Herhangi bir beklenti içine girmeden elime aldığım bu eseri okurken, senkronize bir şekilde bir evin çatısına tüneyen güvercinler gibi benim de zihnimde düşünce kuşları oradan oraya uçuşup durdular... İncelemeye başlamadan önce, bu ay bu eseri çok başarılı bir çeviri ve baskı kalitesi ile dilimize kazandıran Ketebe Yayınları 'na ve eserin kitaplığım ile buluşmasına vesile olan değerli dostum Selman Ç. 'ye ayrı ayrı teşekkür ederim. Kitap zaten başlı başına çok değerli bir hediye iken bir de okur olarak o kitapla bir bağ kurabildiyseniz hediyenin kıymeti birkaç kat daha artıyor... Bu anlamda 2020 okuma yolculuğumun son durağında böyle harika bir kitaba denk geldiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum... O halde vakit kaybetmeden zihnimdeki güvercinleri kelimeler vasıtasıyla tekrar özgürlüğüne kavuşturmak adına ilk adımlarımı atabilirim... ------------------- Georges Perec'in 'Şeyler' adlı eserinde şöyle bir cümle geçer; “Çok şey vadeden ve hiçbir şey vermeyen bu dünyada gerilim çok fazlaydı.” Ada , işte bu cümlenin romana bürünmüş hali gibiydi. Kitabın baş karakterleri Ivan ve Katarina'nın hem kendi iç dünyalarında hem de dış çevrede yaşadıkları, o gerilime tutulmuş bir ayna gibi yansıtıyordu her şeyi... Hiçbir gizem, suç unsuru, cevapsız telefonlar ya da isimsiz mektuplar olmadan da, yani sadece yaşayarak, hem de dümdüz bir şekilde yaşayarak bu gerilimi hissetmeniz mümkün... Bunun için hayatın size vadettikleri ile verdikleri arasındaki mesafeyi, yani o uzun ve ıssız yolu adımlamanız yeterli... Buraya daha sonra dönmek üzere şimdilik bir virgül atıp, biraz kitabın yazarından ve yazım tekniğinden bahsetmek istiyorum. Meşa Selimoviç Bosna Hersek doğumlu ama kendini Sırp olarak tanımlayan bir yazar. Balkan topraklarına has o kültürel ve kimliksel çeşitlilikten payına düşeni almış bir isim... Balkanlar'dan gelen soğuk ve yağışlı havaya küçük yaşlardan beri aşinayım:) Balkanlar'ın, dünyaya sadece soğuk ve yağış göndermediğini; özellikle sanat ve kültür dünyasına yaptığı katkıyı biraz gecikmeli olarak üniversite yıllarında keşfettim. Tekrar tekrar seyredilen Emir Kusturica filmleri; 'Harbiye Açık Hava'da coşkuyla seyredilen Goran Bregovic konserleri derken, zaten ortak bir tarih ve kültür birikimine sahip olduğumuz Balkan coğrafyasına karşı gittikçe artan, çok daha sıcak duygular besledim. Selimovic'in 'Ada'sında ise Balkan edebiyatının çok farklı bir damarını keşfetmiş oldum. Çünkü Ada, zamandan ve mekandan soyutlanarak yazılmış bir eser. Yani demek istediğim, yazar eseri kaleme alırken evrensel bir dil kullanarak direkt insana ve insanın sıradan yaşamına hitap etmiş. Araya Balkan yemekleri, Balkan müzikleri, Balkan şehirleri, hiç kimsenin anlamayacağı Balkanlara has diyaloglar serpiştirme ihtiyacı duymamış... İyi ki de böyle yapmış... İnsan yaşamı, dünyanın her yerinde kültüre, coğrafyaya, yaşam biçimine göre farklılık gösterebilir ama insanın hikayesi bir yerde ortak, evrensel bir hikayedir. Kurulan hayaller farklıdır ama hayal kurma ihtiyacını doğuran duygular ortaktır. Pişmanlıklar, kırılganlıklar, küçük mutluluklar, sevgi ihtiyacı ve insanın kendine karşı hissettiği acıma duygusu da öyle... İşte bu nedenle, yerelleşme kaygısından uzak, sapından çöpünden ayıklanmış ve salt insana odaklanan bu dil, daha kitabın ilk sayfalarından itibaren beni de kıskıvrak yakaladı diyebilirim... Kitabın benimle konuştuğunu, hatta dertleştiğini hissettim. Bunun ötesinde, sayfalar ilerledikçe pek çok ortak derde, cevabını aradığımız pek çok ortak soruya sahip olduğumuzu gördükçe, insan hikâyesinin zamandan berî olduğuna fazlasıyla ikna oldum. Zaten kitaba adını veren adanın da nerede olduğunu bilmiyoruz. Adada yaşayan yerel halkın, köylerin veya adaya en yakın şehrin de adını bilmediğimiz gibi... Baş karakterler Ivan ve Katarina'nın adını da ilk defa kitabın ortalarında öğreniyoruz. O vakte kadar adam, kadın, kocası veya karısı olarak geçiriyor yazar... Böylelikle kitabı eline alan her okurun Ivan veya Katerina olmasının, o isimsiz adanın bir sakini gibi yaşamasının önünü açıyor. (NOT: Bu zamansızlık hali, kitabın ne zaman yazıldığı konusunda merakımı hayli celbetti. Google araştırması ile 1974 yılında yazıldığını öğrendim. Keşke yayınevleri kitapların künye sayfalarına orjinal baskının ilk yayımlandığı tarihi de ekleseler...) --------------------- Kitap üzerinde mutlaka durmam gereken ikinci konu ise kitabın yazım tekniği... Romanımız 19 bölümden oluşuyor. Her bölüm, ana karakterlerimizin hayatlarından bir kesit sunuyor. Yani tüm bölümleri birbirine bağlayan ortak bir dil ve konu bütünlüğü mevcut. Ancak, beni oldukça etkileyen kısım, her bölümün kendi içerisinde bir öykü özelliği taşıması oldu. Sıradan bir bölümü açıp olay bütünlüğünden bağımsız bir şekilde okuyabilirsiniz. Okurken şu düşünce geçti kafamdan: Yazar bu kitabın içinde yer alan bölümlerden herhangi birisiyle istediği öykü yarışmasına katılabilir, hatta derece bile alabilirmiş... Gerçekten de o gözle bakıldığında ana karakterleri ve ana mekanı ortak, harika öyküler görebilirsiniz... Daha önce bu tekniği bu kadar başarılı yansıtan başka bir kitaba denk gelmedim ben... Bunun yanında, bir de yazarın karakter yaratma başarısına değinmeden geçemeyeceğim. Ivan ve Katarina zaten başlı başına çok iyi kurgulanmış iki karakter. O yüzden onun üzerinde fazla durmaya gerek yok. Ancak kitap içerisinde öyle orijinal karakterlere denk geldim ki, mesela 'Hayret Verici Olay' bölümündeki gelin karakteri, 'Solgun Kadın' bölümündeki Bayan Rujiç, 'Dostla Sohbet' bölümündeki yaşlı adam, uzun bir süre hafızamda yer edecek karakterlerden sadece ilk aklıma gelenler... Önünden gelip geçene 'Nasılsınız' diye soran ilham verici çeşme veya ölümden önce kendine sıcak bir yuva arayan yaşlı köpek ise kitaba çok farklı bir lezzet katan detaylardan bazıları... Bu anlamda kitap boyunca karakterler özelinde G.G.Marquez seviyesinde bir keyif aldığımı açıkça ifade edebilirim... Kitap özelinde sizinle paylaşmak istediğim detayları bu kadarla sınırlandırabilirim... Bu tür keşif kitaplarında kendi yaşadığım etkiyi herkesin yaşaması için kitabın içeriğine dair daha fazla detay vermemeyi tercih ediyorum... Son bölümde biraz da kitaptan bana kalanları dilim döndüğünce aktarıp son vapurunu kaçırmadan adadan ayrılmayı planlıyorum:) -------------------------- İlk ne zaman hayal kurduğumu hatırlamıyorum. Sanırım hayatta sahip olamayacağım birşeyler olduğunu fark ettiğim bir döneme denk gelir... Dönüp geriye baktığımda ve hayal yolculuğumda geriye doğru yürüdüğümde şunları görüyorum: Masumiyet çemberinden geçmiş ilk birkaç hayal denemesinden sonra yaş aldıkça bu hayallerin daha gerçekçi bir zemine oturtulması gerektiğini fark ediyorum. Zamanla hayallerin sayısı sayılamayacak kadar çoğalıyor... Bu hayaller, belli bir dönemin sonunda, daha fiyakalı ve daha somut bir anlam çağrıştırdığından dolayı olacak, yerini 'hedef'lerle bırakıyor... Artık 5 yıl veya 10 yıl sonrasını hayal eden değil hedefleyen biri oluyorum... Bunun da bir çeşit kandırmaca olduğunu ise gerçeklerin çevremde cirit attığı bir dönemde keşfediyorum... Evet, hedefler daha fiyakalı ama gerçekleşmediğinde üzerimde bıraktığı yük çok daha ağır... Ve yeniden güvenli durak olan hayallere dönüş devri başlıyor... Bu sefer daha temkinliyim. Kurduğum hayaller, yaşadığım hayatın birkaç tık üzerinde... Yani hedeflenebilir hayaller... Bugün geldiğim noktada ise kendimden çok çocuklarım adına hayal kurduğumu ve onların hayallerini gerçekleştirme motivasyonu ile hayata sarıldığımı net olarak görebiliyorum... Modern toplumun ortak hayali olan ileride küçük bir Ege kasabasına yerleşip domates, biber yetiştirip kümeste tavuk besleme hayali ise beyin nöronlarımın paslanmaması için şimdilik kendime ayırdığım tek hayal diyebilirim:) Yanlış anlaşılmak istemem; bu hayal resmigeçidini hayallerinize ket vurmak için sıralamadım... Hayal üzerine bir çeşit deneyim aktarımı yapmak istedim... Çünkü hayal kurmanın kendimize ait soyutlanmış bir dünyada kimi zaman tatmin eden, kimi zaman kamçılayan, kimi zamansa alternatif bir yaşam hediye eden yegane motivasyon kaynağı olduğu yönünde bir önkabul vardır... Ne kadar çok çeşidini tanıdık hayatımız boyunca... Bir astral seyahat gibi her an her yerde, her durumda bulunmanın, istediğimiz herhangi biri gibi olmanın ayrıcalığını yaşadık... Modası geçen hayalleri yenileriyle değiştirdik. Gerçek hayatın yenilmişliklerini, küskünlüklerini, sevgisizliğini, hak yiyişini, adaletsizliğini bir çırpıda yok ediverdik... Daha güzel evlerde oturup daha lüks arabalara bindik... En güzel kadınlar ve erkeklerle sardık etrafımızı... Sonsuz bilgi ve birikim kuşandık, her türlü yeteneği tattık, her çeşit makamın aranan ismi olduk... Velhasıl, hayatımız boyunca en çok biriktirdiğimiz şey hep hayallerimiz oldu... Peki hayal kurmak bir tuzak mıydı? Neoliberal düzenin bir çeşit teselli ikramiyesi veya kapital bir sofranın artıkları mıydı? Sıfır maliyetle çuvalla satılan ve her zaman alıcı bulan bir nesne miydi? Öyle ya, sürekli biriktirdiğimiz ama bir türlü harcama şansı elde edemediğimiz başka ne var ki şu dünyada? ---------------------- Ivan ve Katarina, işte tüm bu sorularla yüzleşmek için en uygun yaşlarını yaşayan iki yalnız insan, onların adası ise domates, biber ekilebilen, kümeste tavuk yetiştirilen ama yine de mutluluk denen duyguyu ortaya çıkaracak hormonları bir türlü besleyemeyen şirin bir adaydı... Hayalleri gerçeğe dönüştürmek için gidilen ada bir sürgün yerine dönüşebilir mi? Yemyeşil ağaçlar birer hapishane parmaklığına, deniz kenarına demir atmış tekneler birer gardiyana, uçsuz bucaksız deniz sanki maviye boyanmış bir duvara, 35 yıllık evlilik ise, biriken nefreti simsiyah bir duman gibi dışarıya savuran sönmeye yüz tutmuş bir köze dönüşebilir mi? Hayatta yarım bıraktıklarınız, hiç başlayamadıklarınız, olmak isteyip de olamadıklarınız, görmek isteyip de göremedikleriniz, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınız, karşınızdan size el sallayarak birer birer geçip gittiğinde; hayallerde inşa edilen sarayınızın duvarları yıkılmaya başladığında, ve yine o hayallerde kurduğunuz benlikleriniz teker teker ölüp toprağa karıştığında, saçını okşadığınız sevgiliniz bir başkasının koynuna girdiğinde, olmayan servetiniz de suyunu çektiğinde, işte o ada, ateşini hayallerin harladığı bir cehenneme dönüşüveriyor değerli dostlar... İşte bu noktada, bazen şu an yaşadığımız hayatın, hayalini kurduğumuz bir hayatın ta kendisi olduğunu hissetmemiz hatta buna kendimizi inandırmamız gerekiyor belki de... Bugün yaşayan, nefes alan, sahip olabildiği kadarına sahip olan, sahip olamadıklarına gıpta etmeyen, hayatta bir şey olma sorumluluğu taşımayan, kusurlarıyla barışık, dertleriyle anlamlı, yaratıldığı haliyle mutlu, başarabildikleriyle tatminkar, kendine ve çevresine verebildiği iyilik ölçüsünde zengin bir ben, neden bir hayalin başrolünde olmasın ki? Ve son söz... Eğer bir gün o şirin mi şirin adanızda kendinizle baş başa kaldığınız gün geldiğinde, 'bu dünyada ben de varım ve varolduğum için mutluyum' demek istiyorsanız lütfen kurduğunuz hayallerin sizi hayalperest yapmasına izin vermeyin... Çünkü yanlış kurulan hayaller, ileride yaşayacağınız hayal kırıklıklarının ilk adımı olabilir... Hepinize keyifli okumalar dilerim...
Edebiyat
AdaMeşa Selimoviç · Ketebe Yayınları · 2020215 okunma
··
2.354 Gösterim
13 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Bize vaadedilenler bizim midir? 🤔 Elimize sunulanlar bizimdir bence; kazanımımız ya da hediye olarak... Bunları sahiplenebiliriz ve elimizden alındığında gerilim de yaşayabiliriz. Bu hakkımızdır da... Hatta bunun için savaşım da verebiliriz. Ama vaadedilenler ya da öyle sandıklarımız..? Bizim değildir diye düşünüyorum. Onların bize sunulmamasının bizde yarattığı gerilimin sebebi de onları yüreğimizde (daha bize sunulmadan) fazla fazla fazlaca sahiplenmemizden kaynaklandığını düşünüyorum. Dolayısı ile onlara ulaşamamak bu yüzden elimizden alınma hissinin bile ötesinde acı yaşatmaktadır bize. Oysa bu şekilde sahiplenmenin ve sonunda yaşadığımız acının da tek sorumlusu bizizdir... Vaadeden ve vermeyenden de çok çok çok fazla bir şekilde... Hayal kurmayı hayalperestliğe ve hayal kırıklıklarına (ç)eviren bir yanımızın da bu olduğunu düşünüyorum. Güzel kitap gibi duruyor. Özellikle, dikkat çektiğiniz; birbirinden bağımsız bir şekilde de okunabilen kitap bölümleri ve kitaptaki zaman ve mekan üstülük özellikleri... yönleriyle. Belki konusu da ilgimi çeker okumuş olsam. Teşekkürler... İYİ okumalar dilerim. 📖
Necip G.
Gönderi Sahibi
İkinci kısımda da size aynen katılıyorum ancak maalesef bu sorumluluk duygusu bugünün insanında köreliyor her geçen gün. İnsanlar başta kendileri olmak üzere herkese karşı inancını yitiriyor, vicdan köreliyor. Hesap verme noktasında kaçamak davranabiliyorlar. Başka bir ifadeyle, artık borç yiğidi kamçılamıyor:) İyi akşamlar dilerim...
Okuması keyifliydi ama beş bölüme ayırdığınız incelemenizin bölümlerini zihinde birleştirmek ve tek bir şeye dönüştürmek gibi bir zorluk/sorumluluk yüklemişsiniz okuyucuya! :)) Ardarda iki sefer okuyamayacağım ama yeniden okumak için kaydediyorum bu incelemeyi. Okumalarımın en sonunda da BEĞEN’irim artık. Muhtemelen de okuma hayallerime katarım bu kitabı; bu incelemenizin etkisiyle! Teşekkürler, elinize sağlık ve iyi iyi iyi okumalar. 📖
Necip G.
Gönderi Sahibi
Evet şimdi daha somutlaştı söylemek istediğiniz:) Böyle düşünmenize ayrıca mutlu oldum. Ben de çok memnun oldum. Yeni kitaplarda görüşmek dileğiyle:)
Ada üzerine ne çok kitap yazılmıştır. Küçük bir adaya kaçıp sığınmayı ister çoğumuz. Herhalde kalabalığın verdiği yorgunluktan uzakta biraz sükunet, biraz da sadeliği temsil ettiği içindir. Bense hep uzak durmak istedim adadan. Arkadaşlarım veya ailem ne zaman “Haydi falanca adaya gidelim.” deseler, bıkkın ve kızgın bakışlar üzerime çevrilir:) Bilirler ki gitmek istemem. Yine de pek çok adayı ziyaret etmişliğim vardır. Ancak her defasında bende bir tutsak edilmişlik hissi uyandırdı. Sanki oradan geriye, evime hiç dönemeyecekmişim gibi hissedip, kendi dalgalarımda boğuldum. Nice sonra fark ettim ki benim sığındığım ada kendi içimdeymiş. Sükunet bulduğum, güvende hissettiğim o ada varken tutsak hissettiren başka bir adayı reddetmişim. Kitap üzerine birkaç kelam edecekken içimi döktüm, hay Allah!☺️ Ama buna biraz da Emir Kusturica filmleri ve Goran Bregovic konserlerinden bahsetmenizle siz sebep oldunuz Necip Hocam:) Oturduğum yerden alıp nerelere götürdünüz beni bilseniz... Bir süreliğine kitabın rotasından sapmış olsam da keyifle okuduğum incelemeniz yine, yeni şeyler öğretti. Selimoviç’i ve Ada’sını merak edeceğimi hiç sanmıyordum. Öylesine kararında ve su gibi akıp giden bir anlatımla aktarmışsınız ki, on üzerinden on puan verdiğiniz bu kitabı okuyasım geldi. Elinize sağlık. Yazdıklarınızı okumak her zaman ufkumu açıyor, hislerimi tazeliyor. Kaleminiz daim olsun.
Necip G.
Gönderi Sahibi
Neşe hanım samimi yorumunuz ve nezaketiniz için çok teşekkür ederim. Evet, edebiyat dünyası adadan, hem metaforik olarak hem de coğrafi anlamda gerçekten de çok beslenmiş... Adanın insanlar üzerinde genelde olumlu bir imajı var. Kimi zaman kaçışı kimi zaman özgürlüğü temsil ediyor. Öte yandan aslında hayatla bağlarını kopartan, sınırlandırılmış bir tarafı da var. Bir çeşit tecrit de diyebiliriz buna. O nedenle sizi çok iyi anlıyorum:) Uzaktan bakınca güzel ama sürekli içinde olmak bir yerden sonra boğabilir insanı... İçimizdeki ada ise çok daha güvenli bir sığınak tabii ki... Selimoviç ve kitap hakkında ben de bilgi sahibi değildim. Anlatım tekniği ve karakterlerin iç dünyalarında yaşadığı savruluştan oldukça etkilendim. Kitabın benimle konuşur gibi bir hali vardı ve bu durum kitapla bağ kurmamı kolaylaştırdı. 10 puanı da bu bağı kurabildiğim için verdim... Kusturica ve Bregovic, benim hayatımda nostaljik tarafı olan ve bana hep güzel şeyler hatırlatan iki isim. Nerede karşıma çıksalar yüzüme kendiliğinden bir tebessüm yerleşir:) Yazdıklarımın sizde güzel hisler uyandırması beni çok mutlu etti. Vakit ayırdığınız ve bu güzel hisleri paylaştığınız için ayrıca teşekkür ederim... Farklı kitaplarda görüşmek dileğiyle... Sevgiler...
Eline sağlık dostum , senin yazdıklarını okumak çok keyifli özlemişiz :) Aklıma şu meşhur ifade geldi , "Seni o kadar çok hayal ettim ki artık bir hayalsin" Ne kadar doğru değil mi ? İlk bakışta arabesk bir teselli gibi görünse de aslında hayatın gerçeği.. Hayallerimizin ne kadarını toplum ve çevremiz şekillendiriyor , ne kadarı genlerimizde var , ne kadarı şartlara bağlı bu da ayrı bir bahis.. Ve anahtar mesele , yetinmek.. Sen belki de 10-15 tane romanın yazarı biri olsaydın bugünkinden daha mutlu olmayabilirdin ? Şu kitap üzerine yazdıklarını yazamazdın belki de.. Bilinmez.. Hayat inişli çıkışlı , zirvesi yüksek olanın düşüşü de yüksekten oluyor. 2 senedir ara ara dönüp izlediğim kısacık bir video var , Jim Carrey konuşuyor , bu vesileyle bir daha izledim. Her şeyi yaşamış görmüş tüketmiş bir adamın itirafı. Bu konuşmadan sonra her şeyi bırakıp köşesine mi çekilmiş ? Hayır ama yüzleşip sorgulamaya başlamış ve bir miktar değişmiş , artık ne kadar olduysa.. Ki bu yüzleşmenin en önemli sebebi ise bu konuşmadan kısa süre önce intihar eden eski bir sevgiliyle ilgili , merak eden olursa araştırabilir. Her şeye sahip ve çok mutlu zannettiğimiz hayatların pek çoğu ne haldedir kim bilir ? Bizdeki örneklerinden hep güldüren Kemal Sunal ama ne kadar hüzünlü bir adam olduğundan bahsedilmesi geliyor aklıma. Bahsettiğim videonun linkiyle bitiriyorum , eline sağlık tekrar sağolasın. youtube.com/watch?v=aOMZ5HM...
Necip G.
Gönderi Sahibi
Çok teşekkürler dostum, yorumda yazdıklarına katılmamak imkansız. O konuşmayı ben de seyretmiştim. Her ezberbozan konuşma gibi çok büyük ilgi görmüştü o dönem. Bazen insanlar içinde biriktirdiklerini dışavurduğunda çok daha iyi tanıyoruz onları. Hayallerimizin yönlendirilmesi konusuna vurgu yapmışsın ki bence de altı çizilmesi gereken bir konu. İncelemede oraya da girmeyi planlamıştım ama çok uzatmak istemedim. O açıdan yorumun tamamlayıcı oldu benim açımdan... Senin de ellerine sağlık, görüşmek dileğiyle...
Hayaller, belki de gençken canlı, umutlu ve çok daha diri. Yaşlandıkça hayallerimin benden önce ve daha çok yaşlandığını hissediyorum :) Gençken, koştururken yüreğime zihnime söylettiğim hayaller artık hayal bile edilemiyor. Kitabı, listeme ekleyecek kadar her zaman olduğu gibi yine düşündürücü ve teşvik edici bir inceleme. Her cümlesini tekrar tekrar okumaktan keyif aldığım inceleme sonrası kitap hakkında düşüncem ne olacak bilmesem de :) Yüreğinize emeğinize sağlık Necip Bey. Egeye yerleşip yaşamak kolay da tavuk, bağ bahçe işi bir türlü becerilemiyor, en azından bende olmadı :) Yolunuzu düşürüp geleceğiniz gün kahve eşliğinde sohbet edeceğimizi hayal etmek ise her daim diri ve umutlu. Sağlıcakla ve huzurla kalın.
Necip G.
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim Ferah hanım güzel sözleriniz için... İnsanın gençliği hayallere sığınmakla, yetişkinliği ise hayallerle yüzleşmekle geçiyor sanırım:) Ben ayrımı kendimce bu şekilde kurabildim... Ada kitabı da bu ikinci kısmı, bir karı-koca üzerinden çok güzel ve doğal bir şekilde anlatmış... Siz, bu ortak Ege hayalini gerçekleştirebilen %5’lik veya 10’luk dilime girmeyi başardığınız için çok şanslısınız bence. Bırakın tavuğu, bağı, bahçesi de eksik kalsın:) Ferah hanım, sizinle bir fincan kahve eşliğinde karşılıklı edilecek sohbet hayali ise hayatın bir önce normal seyrine dönmesine bakıyor. Birçok hayalimi naftalinleyip sandıklara kaldırdım ama ömrüm vefa ederse bu hayalin peşini asla bırakmam:) Huzur hayatınızdan hiç eksik olmasın... Siz de sağlıcakla kalın... Sevgiler...
Reklam
Harika bir inceleme, elinize emeğinize sağlık
Necip G.
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için. Keyifli okumalar...