Ne kadar daha düşünecektim, bilmiyordum. Ama hâlâ yeterince düşünememiş hissediyordum. Hâlâ düşünmek istediklerimin sonuna gelememiş, bir sonuca varamamış, hâlâ muammalı. Ben ne kadar daha düşüneceğimi düşünürken bir selâ okunuyor dışarıda. Kulak kesiliyorum. Ardından bir isim söyleniyor. Biri daha teslim olmuştu düşüncelerin yaratıcısına. Düşünecekleri bitince mi yoksa henüz düşüncenin tam içindeyken, öyle apar topar bitiremeden mi gitmişti bilmiyorum. Ama gitmişti. Mühim olan buydu. Hiç sekmeyen. Atlanılmayan, ihmâl edilmeyen bir zaman vardı. Üstelik herkese başka işleyen bir zaman. Onun kendi içindeki saat, takvim uygulaması başka türlüydü. Bebek, yetişkin, yaşlı; hayvan, insan... Her biri başka şekillerde, başka bir dünya gününde göz yumuyordu. Düşünmekle sonu gelmeyeceğine emin olduğum bir aralıktı bu. Bunun için onun etrafında gezinmeye son vermiştim. Nasılsa benim de zamanım gelince, uğrayacaktı yanıma. O zamandan sonra kimseye anlatamayacak olsam da nihâyete erdiğini görecek -ya da belki göremeyecek- olmak da mutlu edici olurdu, olacaktı, buna neredeyse emindim. Masamda duran, dinazor dişine benzeyen ama üzerinde sarı yaldızlar olan taşa dokundum, ağustos sıcağına rağmen buz gibiydi. Bu taşı on yıl evvel Olimpos'tan almıştım. On yıldır yanmadan dayanmıştı. İnsanın dayanamadığına, taş dayanmıştı, dayanırdı. Almasaydım şimdi üzerine orada kumdan kale yapan neşeli bir cocuğun ayağı değecekti belki. Denizin serin suyunda tamamlayacaktı masamda bana bakarak tamamladığı on yılını. Ama aldım. Şimdi masamda, buz gibi. Kendinden hiç bir şey kaybetmedi. Islaklığı eksik, o da suyun yetisi. Taşın olanlar hâlâ taşta. İrice dişe benzeyen kütlesi, altın yaldızları ve serinliği... İşte hepsi burada, bana kafa tutuyor. Sen de on yıl sonra aynı kütlede, aynı pürüzsüz teninle,