Gönül Demircioğlu

Tren camın arkasında, rayın üstünde kıpkırmızı. Yürüdüğünde ray yanıp sönüyor. Babam un, şeker, kahvenin çok pahalı olduğunu söyledi. Çünkü ben bir köy çocuğuyum, çünkü kentli çocuklar. Bisikletler. İnsan köy çocuğu olunca un, şeker, kahve neden böyle pahalı acaba."Onun yerine muz istemez miydin?" Muzlar yenir gider. Gider. Tren yürüyünce ray gene parlıyor. "Ben neden kent çocuğu değilim baba?" Tanrı yarattı beni, dedim. Tanrı'ya beni köylü yapsın demedim. Eğer treni yapabiliyorsa neden hepimizi kentli yapamıyor, çünkü un ve şeker ve kahve. "Muz istemez miydin yerine?"
Sayfa 84·Kitabı okudu
Roman
Reklam
Ne çok yabancıyız kendimize. Sözüm ona sır diye basıyoruz yere, göğe. Çok şey bilen dillerimizin esiri olmuş yüreklerle geziyoruz başka yabancıların peşinde. Sır arıyoruz yana yana, içimiz sırrın dergâhıyken. Sahiden görmüyor mu gözümüz yoksa korkuyor muyuz bakmaya? Bilmediğimizden mi bu kör kaçış, bildiklerimizi inkârdan mı? Ne az tanıdığız kendimize. Ne az tanığız kendimize. Gönül Demircioğlu
Söz
"Yeryüzüne gelmemiz için iki kişi gerekiyor, ölmek içinse bir kişi yeter."
Sayfa 62·Kitabı okudu
Roman
"Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at, ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi."
Sayfa 58·Kitabı okudu
Roman
Var mı bilen?
Ne kadar daha düşünecektim, bilmiyordum. Ama hâlâ yeterince düşünememiş hissediyordum. Hâlâ düşünmek istediklerimin sonuna gelememiş, bir sonuca varamamış, hâlâ muammalı. Ben ne kadar daha düşüneceğimi düşünürken bir selâ okunuyor dışarıda. Kulak kesiliyorum. Ardından bir isim söyleniyor. Biri daha teslim olmuştu düşüncelerin yaratıcısına. Düşünecekleri bitince mi yoksa henüz düşüncenin tam içindeyken, öyle apar topar bitiremeden mi gitmişti bilmiyorum. Ama gitmişti. Mühim olan buydu. Hiç sekmeyen. Atlanılmayan, ihmâl edilmeyen bir zaman vardı. Üstelik herkese başka işleyen bir zaman. Onun kendi içindeki saat, takvim uygulaması başka türlüydü. Bebek, yetişkin, yaşlı; hayvan, insan... Her biri başka şekillerde, başka bir dünya gününde göz yumuyordu. Düşünmekle sonu gelmeyeceğine emin olduğum bir aralıktı bu. Bunun için onun etrafında gezinmeye son vermiştim. Nasılsa benim de zamanım gelince, uğrayacaktı yanıma. O zamandan sonra kimseye anlatamayacak olsam da nihâyete erdiğini görecek -ya da belki göremeyecek- olmak da mutlu edici olurdu, olacaktı, buna neredeyse emindim. Masamda duran, dinazor dişine benzeyen ama üzerinde sarı yaldızlar olan taşa dokundum, ağustos sıcağına rağmen buz gibiydi. Bu taşı on yıl evvel Olimpos'tan almıştım. On yıldır yanmadan dayanmıştı. İnsanın dayanamadığına, taş dayanmıştı, dayanırdı. Almasaydım şimdi üzerine orada kumdan kale yapan neşeli bir cocuğun ayağı değecekti belki. Denizin serin suyunda tamamlayacaktı masamda bana bakarak tamamladığı on yılını. Ama aldım. Şimdi masamda, buz gibi. Kendinden hiç bir şey kaybetmedi. Islaklığı eksik, o da suyun yetisi. Taşın olanlar hâlâ taşta. İrice dişe benzeyen kütlesi, altın yaldızları ve serinliği... İşte hepsi burada, bana kafa tutuyor. Sen de on yıl sonra aynı kütlede, aynı pürüzsüz teninle,
Edebiyat
Reklam