Balzac’ı eskiden pek sevmeyen biriydim; gelin görün ki, “Sönmüş Hayaller” serisini okuduğumdan beri, kendisine karşı olan düşüncelerim tamamen değişti ve pozitif bakıyorum. Goriot Baba, ortaokulda okumuş ve şimdi düşüncemde hatırladıklarımın azlığının ayırdına varınca, tekrar okudum, iyi ki okudum, dedim.
Goriot Baba, 1819 yılında (19. yüzyıl) başlayan hikayede; Jean Goriot, iki kızlı ve hayat eşini kaybetmiş bir duldur. Kızları ve evlendirdiği damatları kendisini yanlarından istememektedir. Goriot Baba, acısını içine gömüp, onları içinde sevmeye devam eder ve bir pansiyona yerleştir.... ardından olaylar gelişir. Balzac, bu romanında ikili bir yapıyı örnek şeklinde sunuyor. Zengin/fakir çatışmasının görüntülerinin bir aile ve pansiyonda yaşayan insan ilişkileri minvalinde bizlere gösteriyor. Hikaye 1989 - 1920 yılları arasında, Fransız toplumunun alt tabaka ve üst tabaka arasındaki derin uçurumu gösteriyor. İster istemez, sizi bir maç izleyen izleyici konumuna sokan Balzac, gene ister istemez sizi taraf tutmaya zorluyor. Bir yandan yoksulluk, öte yandan ise gösterişli yaşamlar.
Baba sevgisi üzerine kurulu Goriot Baba, insan olmanın sefaleti üzerine ve baba-evlat sevgisinin sınırlarını, sinir bozucu bir şekilde zorluyor. Birkaç bölüm var ki, asabi düşüncelere kapılmamak imkânsız. Finaliyle içime yumrular oturtmuş bir eser oldu, maalesef. Fransız edebiyatının okunacak mihenk taşlarından biri. İsmail Yerguz’un çevirilerini çok beğenmem, Oğlak Yayınları’nı özellikle seçmemde etkili oldu. Şu alıntının haklılığını bilerek okuyun: “Babalar mutlu olmak istiyorlarsa hep vermelidirler. Durmadan vereceksin, budur insanı baba yapan.”