Önce Sen Beni Öldürdün; merak ve gizem unsurlarını ustalıkla tetikleyen kurgusu, rahatsız edici ve tedirginlik yaratan karakterleri, akıp giden ve zihni yormayan anlatımı, tam bir şeylerin netleştiğini düşündürürken farklı sapaklar ve ters köşelerle heyecan yaratan hikâyesiyle zamanı unutturan ve nasıl bitirdiğimi anlamadığım bir kitap oldu. Yazar, karakterleri kullanarak hikâyenin arka planını öylesine başarılı bir şekilde değiştiriyor ki tüm tahminler geçersiz kalıyor.
Çok heyecanlı, sürükleyici ve soluksuz okuduğum bir kitap olmasının yanı sıra; son bölümlerde peş peşe gelen ters köşeler nedeniyle bazı olayları tam anlamıyla inandırıcı ve ikna edici bulmasam da bunun okuma sürecinden aldığım keyfi olumsuz etkilemediğini söyleyebilirim.
Hikâye, aynı mahallede yaşayan üç farklı kadının bakış açısından anlatılıyor. Karakterler kendi geçmişlerine dair kırıntılar sunarken olaylar da usul usul şekilleniyor.
Geçmişte büyük bir şöhrete sahip olan Margot, dansçı eşi Nicu ile görünürde mutlu bir evlilik sürdürse de eşinin çocuklarını büyütmekten, pırıltılı hayatının sönmesinden ve değersizlik ile yetersizlik duygularından dolayı dış dünyaya bencil ve düşüncesiz bir görüntü veren; ancak iç dünyasında ciddi yaralar taşıyan bir kadındır. Mahalleye yeni taşınan komşuları Liv ve onun gösterişli hayatı, bu yaraları yeniden kanatırken uzun süre manipüle ettiği komşusu Anna üzerindeki otoritesini kaybettiği düşüncesine kapılmasına neden olacaktır.
Kimseye hayır diyemeyen ve fedakâr bir yapı sergileyen Anna, sınırlarını koruyamamakta; buna rağmen herkesle iyi geçinmeye ne olursa olsun devam etmektedir. Liv'in kendisine gösterdiği ilgi, Margot'nun yargılayıcı tavırları ve eşi Drew'ün alkole düşkünlüğü arasında yaşamını sürdürürken geçmişe dair sırlarını hayatı pahasına