#kitapyorumu Baş karakterimiz Subay Gioavanni Drogo’nun atandığı yer olan ve tüm kitabın mekanı olan Bastiani Kalesine yola çıkması ile başlar. Heyecanlı bir şekilde gerçek yaşamına adım atmaya giden Subayın hikayesi. Lakin kaleye varır varmaz ilk aklından geçen şey geri dönmek, kaleye adım dahi atmamak. Zira mümkün olmadığı için ilk gecesinden sonra 4 ay kadar kaldıktan sonra sağlık raporu ile şehre gitmesinin mümkün olduğu söyleniyor. Bu süreçte Tatar Çölü efsanelerini dinleyen Subayımız savaş hayalleri kurarak Kuzeyden gelecek olan düşmana ilişkin beklentileri onu o kalede kalmaya ikna eder. Daha sonradan şunu fark ediyor ki oraya hiç bir subay kendi isteği ile gelmemiş olup kalmaya mecbur bırakılıyor.
Aradan yıllar geçse de Giovanninin umudu her an biraz daha azalmakla birlikte beklemekten vazgeçmiyor. Çölde gördükleri ufacık bir simge bile tüm birliği heyecanlandırmaya yetiyor. Bizim subayımız 50’li yaşlara geldiğinde sağlık sorunları boy göstermeye başlıyor ama o vakitte Kalede savaş çıkacağına, düşman birliklerin yolda olduğunu bildirilip savaş hazırlıkları yapılıyor. Giovanni Drogo ki düşmanı bekleme uğruna yaşamının en güzel duygularından feragat etmiş, otuz yıl boyunca bu umuda tutunmuş. Hastalığı sebebi ile savaşın başlayacağı zaman görevden kovulmakta. Bu durum Drogaya o kadar zor gelir ki dönüş yolunda bir handa ölüm ile yüzleşir.
1940 yılında yayınlanan bu eser İtalyan edebiyatında varoluşçuluk örneklerinden biridir. Hatta ve hatta bu kitabı okuyanlar ve kitabı bilmeyenler olarak okur ikiye ayrılır.
Bana göre Tatar Çölü çok büyük bir metafor olarak kullanılmış. Yalnızlığın, umut etmenin, alışkanlıkların, kaygılarımızın eseri. Hepimizin okuması gerek.