Şunu unutmayın ki, insanları uyandırmayı amaçlayan büyük çalışmalarımıza yeni başlıyoruz. Biz yeni bir ülkenin öncüleriyiz. Halktaki cehalete karşı mücadelenin tüm ağırlığını sırtlarımızda taşımalıyız. Ve burada, başlangıçta bizi bekleyen övgü ve sempati değil, ağır fedakarlıklardır. Kendini feda edeceklerden bahsediyorum, buna ihtiyaç duyulduğundan, kaçınılmaz olduğundan bahsediyorum.
…Ama gene de bu balinaya acıyamazdık. Yaşlılığına, sakat kanadına, kör gözlerine karşın, öldürmek zorundaydık onu. İnsanoğlunun sevinçli düğünlerine, bayramlarına ışık salması için; kimse kimsenin kılına dokunmamalı diye vaazlar verilen görkemli kiliselerin aydınlanması için, öldürmek zorundaydık onu…
Bir an için Moby Dick’i tamamıyla unutarak, şimdiye dek insanoğlunun gizemli denizlerde görüp görebileceği en garip harikaya bakakaldık. Koskocaman, yumuşak, hafif hafif ton değiştiren krema renginde, fersah fersah uzun, fersah fersah geniş bir yığın, suların üstünde yüzüyordu; ortasından çepeçevre sayısız kollar uzanıyor, bir sürü kocaman yılan gibi, erişebileceği tüm bahtsız varlıkları körü körüne kavramak istercesine bükülüp kıvranıyordu. Belirli bir başı ya da yüzü yoktu; duyguları, içgüdüleri olduğunu gösteren herhangi bir belirti de yoktu. Yeryüzünden olmayan, biçimi olmayan, raslantıyla karşımıza çıkan bu canlı hayalet, suların üstünde sallanıp duruyordu.
Sulara batıp çıkan cıvadranın yanında, bu yuvarlanıp gidişi öyle seyre dalmıştık ki, yolcuların bize kötü bakıp gülmelerinin farkına bile varmadık bir süre. O biçimsiz, o sünepe yolcuların aklı almıyordu ki iki insanın böylesine dost olmasını. Sanki aslında beyaz bir adam, badana edilmiş bir zenci değilmiş gibi!