Tam patinin altında bir cümle başlıyor: “Günlük kokusu odalardan hiç eksik olmaz.”
Sanki bu cümleyi sen seçmişsin, “Burayı oku anne,” demişsin yılın başında. Şimdi yine aynı sayfaya bakıyorum. Cümle akıp gidiyor, ama gözüm hep oraya takılıyor.
Minik, tüylü patinin üstünde zaman donmuş gibi. Hem bir veda hem de yarım kalmış bir hikâyenin ağırlığı var bu karede. Benliğimde derin bir imgeye dönüşüyor bu an.
Birini çok sevmek, onun ölümüne de hazır olmayı gerektirirmiş.
Ben seni çok sevdim, ama gidişine hiç hazırlanmadım.
Bu yüzden şimdi her kelime, her duygum yarım.
Bu yarım kalışta bir anlam arıyorum. Yazdığım her cümle, gördüğüm her düş, seninle kurduğum anlamın bir parçası.
Acımı sessizce evrene yayıyor, dönüştürüyorum.
Seninle daha çok kitap okuyacaktık.
Sabahları balkonda güneşi birlikte karşılayacak, kuşları birlikte izleyecektik, daha çok.
...
Kokun, her geçen gün odalardan biraz daha eksiliyorken; geriye yalnızca gölgen kalıyor.
Sonra bana bıraktığın sessizliğe dönüyor her şey ve düşünüyorum:
Acım zamanla biçim değiştirecek. Seni artık kollarımda uyutamayacağım,
sadece içimde taşıyacağım.
Bu tamamlanmamışlık, yaşamın doğasında var belki de. Yokluğunu kabullenmiş değilim; ama ondan bir anlam çıkarıp başka bir biçimde yaşamaya çalışıyorum.
Yolculuğuma ışık olacak olan yine sen ol.
Seni çok seviyorum güzel oğlum.
İyi ki vardın, iyi ki benimleydin.
Ben şimdilerde vedanın dilini öğreniyorum.