Burak

Burak
@guesswhosback
why do we fall, Bruce?
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
O gözlerin önünden bir kere geçtim, bir daha geçmem, her şeyi göze alıp karşısına çıkmaya kalkışmam, mesele sırf yaşlanmak değil, keşke öyle olsa. Çünkü bazı insanların yarasını ancak bir yalan iyileştirirdi, dillerinin üzerine aldıkları her yalanı ağızlarında çevire çevire ona yeni bir tat katar, o kelimelere yeni bir ruh kazandırır, ağzında çok uzun zaman gevelediği o yalan kokan kelimeleri yere tükürdüğünde artık yalan olmaktan çıkar, bambaşka bir terkip olurdu, o sözler. Dillerinden düşen her harfe öyle kolayca itibar edilmezmiş kadınların, kadın kısmı gövdesiyle en çok da saçlarıyla konuşurmuş, bir kadının saçlarıyla kurduğu ilişkiyi anlayansa bin kere ihya olurmuş. İnsanın derdi, kalbinden önce insanın saçlarına vururmuş. Erkekler için iş kolaymış. Uzar uzamaz saçlarını kesermiş erkekler, kadınlarsa saçlarıyla beraber dertlerini de uzatırlarmış, babaları o saçları çekip onları döverken de anneleri sarı taraklarla onları tararken de bir erkeğin kocaman elleri onları okşarken de nerede kırıldıklarını hangi ellerde yıprandıklarını hangi aşkla beyazladıklarını asla unutmazmış kadınların saçları. Bir kadına her şey yapılabilirmiş ama kapanmış bir dudağı aralamak her yiğidin harcı değilmiş. Bir erkek için en zor şeylerden biri bir kadına iyi gelmediğini bilmekmiş Kimse bana inanmayacağı için, gördüklerimin yarısını bile anlatmadım. Bazı yaralar vardır ki kapanmış olsalar bile dokununca sızlarlar. Bunca kederden bir merhamet çıkması gerekiyordu ama benim payıma nefret düştü. Artık genç değilim, hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyorum, artık büyük şehre gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım, istasyon dışında hayat ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Dert biter amma yeri kalmazmış. Bütün yaşlıların uykusu gibi onların uykusu da
8/10
·287 syf.·
2026 5. kitabı
Jar, insanın içine yavaş yavaş işleyen, bitirdiğinde de kolay kolay çıkmayan hatrı sayılır kadar iyi olan bir ilk roman. Kemal Varol’un dili zaten başlı başına samimi ama bunu ilk romanında bile hissettirmesi, derinleştirmesi, kendisinin çok net başarısıdır. Romanın en çarpıcı yanı, insanın iç dünyasını çok doğal bir şekilde yansıtması diyebilirim aslında. Abartı yok, süslü cümlelerle göz boyama yok. Her şey olduğu gibi, hatta bazen can acıtacak kadar da çıplak. Karakterler kusurlu, kırık, ama bir o kadar gerçek. Biraz kitabın konusundan bahsedecek olursam: 1980 darbesinden sonra, Doğu’da hayalî bir kasaba olan Arkanya’da geçiyor hikâye. Bir gün kasabaya kimsenin tanımadığı iki yaşlı adam geliyor ve iki ayrı meyhanenin bahçesine yerleşir. İki huysuz ihtiyar (İçli Halil ve Rahatsız Kamil), aralarında nedeni tam olarak açıklanmayan derin bir kin besliyorlar ve biz bu kinin nedenini, birbirinden bağımsız olarak anlatılan hikayelerle anlamaya çalışıyoruz bu süreçte. Beri yanda, kasabada yaşayan insanları tanıyoruz. “Her şey zehir gibiydi, ama hayat yine de akıp gitti.’’
JarKemal Varol · İletişim Yayınları · 2019641 okunma
8/10
·184 syf.·
2026 4. kitabı
Oldukça besleyiciydi. Bu kitapta Eriş, kelimelerin ve kavramların tarih içindeki yolculuğunu anlatıyor. Yani bir kelimenin bugün kullandığımız anlamına nasıl geldiğini, hangi dillerden geçtiğini, kültürler arası dolaşırken nasıl değiştiğini inceliyor ve gerçekten hiç sıkılmadığımı söylemek isterim. Akademik bir dil yerine daha sohbet havasında, merak uyandıran bir üslupla yazılmış. Yani dilbilim kitabı gibi ağır değil. Sık sık altını çizdiği konu da dilin sandığımızdan çok daha hareketli bir yapı olduğuydu. Kelimeler göç ediyor, anlam değiştiriyor, bazen daralıyor bazen genişliyor. Bir kelimeyi kullandığımızda aslında farkında olmadan yüzyıllık bir tarih de taşımış oluyoruz diyor. Kitapta: • Türkçedeki bazı kelimelerin kökenleri • Batı dillerinden gelen kavramların serüveni • Aynı kökten çıkıp farklı anlamlara evrilen sözcükler • Kültür, tarih ve dil arasındaki ilişki gibi konular ele alınıyor. İlginizi çekerse tavsiye ederim.
Babil Kulesi KitabıMahir Ünsal Eriş · Kafka Yayınevi · 2023207 okunma
Sonunda dünya yok olduğunda, kim olduğumuzu bilen tek bir şiir, bizi var eden tek bir atom bile kalmadığında on iki milyar yıl sonra. Evren sessizce dağılıp gittiğinde ve onunla birlikte akılda kalan son sorular da hiç var olmamış olacak artık var olmayan dünya.. Her ailenin böyle hikayeleri vardır. Aileleri aile yapan ortak anılardır. Tekrar tekrar anlatılan hikayeler, bir Noel akşamı yapılan berbat bir kızartmanın bir tatil yerine gitmeyi epeydir isterken sapılan yanlış yolların aksiliklerin ve sakarlıkların hikayeleri gülmekten gözleri hala yaşartabilir. İnsanın yuvasını düşünürken aklıma gelen hikayeler. Ah bırakın yaşayalım hayatı, çünkü her gün yeni bir gün, ah erkenden koparmayalım, hayatta olan hiç kimseyi, ah erkenden koparmayalım, hayatta olan hiç kimseyi. Dışarıdan güzel görünüyor ama içeriye adımımı attığım anda önümde karanlık bir labirent uzanıyor. Çıkışı yok. Tarihten ders aldık. Bu gezegendeki diğer tüm milletlerden daha iyi olduğumuz bir şey varsa o da budur. Etrafımızı saran sessizliğe ve anlam veremediğimiz hikayelere alıştık. Ne zaman daha fazla soru sormamamız gerektiğini biliyorduk, öncesinde ya da sonrasında bir gariplik olsa bile. Farkında bile değildik. Bir şeyi tam anlayamadan ilgimizi yitiriyor, kafamızdaki boşlukları kendimiz dolduruyorduk. Sahip olduklarımı kaybetmek istemiyorum ama olduğum yerde kalmak istemiyorum, ama sevdiklerimi terk etmek istemiyorum, ama bildiklerimi tekrar görmek istemiyorum, ama yaşadığım yerde ölmek istemiyorum, ama öleceğim yere gitmek istemiyorum, kalmak istiyorum, hiç olmadığım bir yerde. Kendinden kaçmanın güzel bir yolu. Kabuslardan anı selinden ve daima suçluluk duygusunun denizine dökülen huzursuz düşüncelerden kaçmanın. Adasız, karasız kurtarıcı bir kıyısı olmayan karanlık bir su. Evren gibi sonsuz