Açıkça söylemek gerekirse kitabın içine giremedim.
Çünkü zaten baştan beri içinde yer almıştım. Beni oluşturan bütün parçalar; bireysellik, bağımsızlık, hayatı paylaşamamak, yaşamı sürdürmeyi tek amaç olarak benimseyememek, "yaşamanın amacı nedir" sorusunu yalnızca felsefi tartışmalarda değil, kendi yönümü belirlerken de sorabilmek ve bütün bunları en seçkin sanat eserlerinin, özellikle de müziğin bana sunduğu sınırsız çerçevede, her seferinde yeni bir yaşanmışlıkla ele alabilmek, hepsi tıpkı insanın kısacık ömrüne sığdığı gibi, yalnızca iki yüz sayfanın içine sığmıştı bu kitapta.
Mozart'ın ve klasik dönemdeki çağdaşlarının eserlerini yıllarca çalmış ve dinlemiş, bu eserlerin Avrupa'daki aydınlanma akımı ile ilişkisini incelemiş, ancak şu ana kadar tarihteki bu dehaların hiçbirini karşıma alıp sohbet etmemiştim. Faust'u, "Genç Werther'in Acıları"nı okumuş, ancak Goethe'nin öğütlerini "Sihirli Flüt" eşliğinde kendisinden dinlememiştim. Her zaman bilmekteydik ki bunlar çağlarının çok ötesine geçmiş büyük ustalardı, fakat onları ulaştıkları bu çağda canlandırabilmek ancak onların bugün yaşadıkları takdirde neler söyleyeceklerini hayal etmekle mümkündü.
Bozkır kurdu, her insanın içinde bulunan varoluşsal ikiliğin ve bunun arkasında gizlenen sayısız parçaya bölünmüş yapının karakteristik bir temsilcisidir. Bir yanda büyük ideallerin peşinde koşan insani tarafımız, diğer yanda da milyonlarca yıldır içimizde taşıdığımız ilkel arzularımız, içimizdeki büyük savaşın iki kutbunu oluşturur. Bozkır kurdunun hikayesi, tarafları belli olan bu savaşın olası senaryolarından birini, bir bakıma da hepsini anlatır bize. Bireyin kimliğini meydana getiren çeşitli bileşenlerin varlığı herkesçe kabul edilirken, asıl tartışmalı olan kavram ise bütünlük varsayımıdır. Herman Hesse, aydın bir