Anna Sergeyevna oldukça tuhaf yaradılışlı bir kadındı. Her türlü önyargıdan uzaktı, sıkıca bağlı olduğu inançları bile yoktu; hiçbir şey karşısında geri çekilmez, hiçbir şeyden kaçınmazdı. Çoğu şeyi açıkça görür, çoğu şeyle yakından ilgilenir, ama hiçbirinden tatmin olmazdı; aslından tam bir tatmin aradığı da söylenemezdi. Soruşturan ama aynı zamanda katıksız bir zekaya da sahipti: Kuşkuları asla bütünüyle yatışmaz ve asla endişeye varırcasına güçlenmezdi. Varlıklı ve bağımsız olmasaydı, belki kendini bir savaşın içine atar tutkuyu orada tanırdı herhalde... Ama, arada bir canı sıkılsa da, kolay bir yaşamı vardı ve nadiren heyecanlanarak, hiç acele etmeden sakince yaşayıp gidiyordu. Kimi zaman gözlerinin önünde renkli dünyalar parlıyordu, ama bir süre sonra döndüklerinde rahatlıyor, arkasından üzülmüyordu. Hayallerinin olağan ahlak kurallarının sınırlarını zorladığı olmuyor da değildi, ama o zamanlar bile göz kamaştırıcı biçimli bedeninin damarlarında kanı gene öyle sakin dolaşıyordu. Kimi zaman, hoş kokulu banyosundan bedeni sıcacık, yumuşacık çıktığında yaşamın boşluğunu, acılarını, kötülüklerini düşündüğü oluyordu... Ansızın bir cesaret doluyordu içine, güzel şeyler yapmak tutkusuna kaptırıyordu kendini; ama o anda yarı açık pencereden gelen ilk esintiyle canı sıkılıyor, neredeyse öfkeleniyordu, o anda yalnızca bir şey istiyordu: O iğrenç esintinin kesilmesini.
Hiç aşık olmamış her kadın gibi o da neyi istediğini bilmeden, bir şeylerin olmasını istiyordu. Her şeyi istediğini sanmasına karşın aslında istediği bir şey yoktu...