En güzel yıllarının, ilk gençliğinin belki de artık tükendiğini de fark etmekteydi. Ve sabit bakışlarla incelediği aynada, boşuna sevmeye çalıştığı yüzünde zoraki bir gülümseme görüyordu.
Oysa sürekli birilerini,bir şeyleri kaybetme korkusuyla yaşadığım,
müthiş bir güvensizlik içinde kıvrandığım yıllardı.Bu duyguyu yaşamayan birinin anlaması mümkün değildir.Bu öyle bir haldir ki, en güzel, en mutlu anınızda bile yakanıza yapışıp sinsi sinsi didikler sizi. O anı paylaştığınız birilerinin, sevdiklerinizin sizi terk edeceğini, bir gün çekip gideceğini düşünmeye başlarsınız. Sonra dudaklarınızdaki gülümseme donuklaşır. Sadece çevrenizdeki suratlara ve kahkahalara değil, kendinize de yabancılaşırsınız. İçinde bulunduğunuz anın kısa sürecek bir mutluluk hâli olduğunu ve elbette biteceğini düşünmeye başlarsınız. Bu emanet saadet sona erince ortalıkta kalakalacağınıza, ıssız bir acının içine düşeceğinize inanırsınız. Sahip olmanın mutluluğunun yerini, sahip olunanı kaybetme kaygısı alır. Derken korkunç bir ıstırapla baş başa kalırsınız. Artık o mutlu anların içinden geçmeniz mümkün değildir.
Bir gülümseme...
Nasıl olur da bir adama bu kadar yakışabilirdi? Yakışmamalıydı.
Çünkü bir tebessüm, benim tüm savunma hatlarımı tek bir hamlede düşürecek kadar tehlikeliydi.
Gamzesi varmış...
Ve o adam bana gülüyordu...
Tabutun kenarında kadife süslemeler, orada öylece iki seksen yatan 'benim' yüzümde de çarpık bir gülümseme vardı.
Evet, aklım almıyordu, ama tabutun içindeki bendim.
Bir insanın gülümsemesi onun mutlu olduğu anlamına gelmez, tıpkı ağlamasının üzgün olduğu anlamına gelmediği gibi. Yüzlerimiz de dillerimiz kadar çok yalan söyler.